10 Eylül 2011 Cumartesi

Gözden Kaçmış Kitaplar.


Listeleri ne kadar sevdiğimi bilmeyen kalmadı. Düzen duygusu, günün birinde üstünün çizilebilecek olması ihtimali vb. Birçok sebebim var. Eğer sizin de kendi listeleriniz varsa ya da bir yerlerde gözünüze çarptı ve paylaşmak isterseniz başkalarının listelerini, bana mail atabilirsiniz. (okuyankedi@yahoo.com)

Bu seferki, yine Notos'tan. Listeyi oluşturan seçici kuruldaki (!) kişiler de pek hoş. Kimler mi var? Şavkar Altınel, Fatih Özgüven, Cem Akaş, Sema Kaygusuz, Cem Uçan, İnan Çetin, Faruk Duman, Deniz Gündoğan. Umarım listedekiler bundan sonra gözünüzden kaçmaz, yakınlarınızda yer edinirler.

Mimesis – Erich Auerbach

Thomas Pynchon kitapları

B.S. Johnson kitapları

Eşsiz Hazlar – Harry Matthews

Russell Hoban kitapları

Devi Tepesi – E.M. Forster

Sazın Akordu Bozuk – Louis MacNeice

Obabakoak – Bernardo Atxaga

David Markson kitapları

Gilbert Adair kitapları

Epepe – Ferenc Karinthy

Ormanın Tam İçinden – Flannery O'Connor

Bölük Pörçük Yaşamlar – Anne Michaels

Ve O Hiçbir Şey Demedi – Heinrich Böll

Kaybolan – Catherine O'Flynn

Çador – Murathan Mungan

Gayri Resmi Amerikan Tarihi – Gore Vidal

Notos Öykü, Ekim-Kasım, 2009.

Narnia.



Bir zamanlar en sevilen kitaplardandı.
Hala da öyle.

“My son, my son,” said Aslan. “I know. Grief is great. Only you and I in this land know that yet. Let us be good to one another.”

9 Eylül 2011 Cuma

Ayçiçeği.


Size asıl göstermek istediğim kitap mı ayçiçeği mi bilmiyorum.
İkisi de güzel.
Sizi seçin, istediğinizi görün.
Bu arada ayçiçeği kendi bahçemizden ve çok güzel kokuyor.
Birazcığını da bizden önce kuşlar yemiş.

Edebiyat Eleştirisi/Kuramları Okumaları.


İstanbul'a dönmeme az kaldı. Bavul hazırlamayı en sona bıraktım. Aklımda şu var: Bir süre Edebiyat Eleştirisi/Kuramları üzerine okumak var. Bu konuda elbette, teklif etseler çaycılık/paspasçılık dahi yapabileceğim İletişim Yayınları çok iyi kitaplara sahip. Sizin de benimkine benzer bir fikriniz varsa, bir göz atın sitesine.

Ben kendim için bir liste yaptım, ne kadarını okurum, vaktim olur bilmiyorum ama kararlıyım. Hatta yüksek lisansta edebiyat ve siyaseti harmanlayıp ortaya çıkacak şey üzerine çalışma fikirleri dahi var kafamda. Bakalım...

Şimdilik sadece İletişim'e baktım, bu nedenle liste sadece onların kitaplarını içeriyor

Edebiyatın Omzundaki Melek, Edebiyatın Tarihle İlişkisi Üzerine Yazılar – Zeynep Uysal

Yazarın Kuramı, Eserimi Nasıl Yazdım – İshak Reyna

Osmanlı Romanının İmkanları Üzerine, İlk Romanlarda Çok Katmanlı Anlatı Yapısı – Şeyda Başlı

Eleştiri ve İdeoloji, Marksist Edebiyat Teorisi Üzerine Bir Çalışma – Terry Eagleton

Ana Metna Taşınan Dipnotlar, Türk Edebiyatı ve Kültürlerarasılık Üzerine Yazılar – Laurent Mignon

Edebiyat Üzerine , makaleler/röportajlar – Seval Şahin Gümüş, Berna Moran

Orhan Pamuk'u Okumak, Kafası Karışmış Okur ve Modern Roman – Yıldız Ecevit

Kristal Bahçe – Gürsel Korat

Türk Romanında Postmodernist Açılımlar – Yıldız Ecevit

Don Kişot'tan Bugüne Roman – Jale Parla

Orhan Pamuk'u Anlamak – Engin Kılıç

Edebiyat Kuramları ve Eleştiri – Berna Moran

Edebiyat Üstüne Yazılar – Murat Belge

Berna Moran'a Armağan, Türk Edebiyatına Eleştirel Bir Bakış – Bülent Aksoy, Nazan Aksoy

Türk Romanına Eleştirel Bir Bakış, 1-2-3 – Berna Moran, Nazan Aksoy, Oya Berk

Edebiyat Tarihimizden – Hasan Ali Yücel

Amerikan Hikayeleri Antolojisi – Tomris Uyar

Türkçede Roman – Mustafa Nihat Özön

8 Eylül 2011 Perşembe

Eylül geldi.


Bu aralar,

Yine çok işim var. Okul kaydı, tercüme, eşyaların hazırlanması vb.
Bu nedenle birazcık daha az yazabilirim buraya.
Hem belki daha iyi olur,
Özlersiniz (:
Yok aslında ya yazarım yazarım.

Bu arada, Eylül çok güzel bir ay.

4 Eylül 2011 Pazar

Yıldızlar hep güldürür beni.


“Küçük adam,” dedim. “Ne olur bunun yalnızca kötü bir düş olduğunu söyle bana; şu yılanla konuşmanın, buluşma yerinin ve yıldızın filan...”
Ama yakarışıma kulak asmadı. Onun yerine “Asıl önemli olan gözle görülmeyendir...” dedi.
“Evet, biliyorum...”
“Çiçekle olduğu gibi tıpkı. Bir yıldızda yaşayan bir çiçeği seviyorsanız, geceleyin yıldızlara bakmak hoştur. Bütün yıldızlar çiçek açmış gibidir...”
“Evet, biliyorum...”
“Su için de öyle. Çıkrık ve ip sayesinde vermiş olduğun su müzik gibi geldi bana. Hatırlıyor musun, ne hoştu.”
“Evet, biliyorum...”
“Ve geceleri gökyüzüne bakarsın. Her şeyin çok küçük olduğu gezegenimin yerini gösteremem sana. Belki böylesi daha iyi. Yıldızım senin için herhangi bir yıldız olsun. Böylece gökyüzündeki bütün yıldızlara bakmayı seveceksin... Hepsi senin dostların olacak. Hem sana bir armağan vereceğim...”
Sonra yine güldü.
“Küçük Prens, sevgili Küçük Prens, bu gülüşünü çok seviyorum!”
“İşte bu benim armağanım. Yalnızca bu suyu içiğimiz zamanki gibi olacak.
“Ne söylemek istiyorsun?”
“Yıldızlar bütün insanların.” diye yanıtladı. “Ama her insan için aynı değiller. Yolcular için, yıldızlar yol gösterici. Ötekiler için yalnızca gökyüzündeki pırıltılar. Bilim adamları için hepsi birer problem. İşadamı için zenginlik. Ama bütün yıldızlar sessiz. Sen... Yalnızca sen yıldızlara herkesten farklı sahip olacaksın...”
“Ne söylemek istiyorsun?”
“Yıldızlardan birinde ben yaşıyor olacağım. Ben gülüyor olacağım bir tanesinde. Ve geceleyin gökyüzüne baktığında bütün yıldızlar gülüyor gibi olacak... Yalnızca senin gülen yıldızların olacak!”
Sonra yine güldü.
“Ve üzüntün hafiflediğinde (zaman bütün acıları hafifletir) beni tanımış olmak hep seni mutlu edecek, dostum olarak kalacaksın. Benimle gülmek isteyeceksin. Bunun için arada bir pencereni açacaksın... Dostların gökyüzüne bakıp güldüğünü görünce çok şaşıracaklar! Onlara 'Yıldızlar hep güldürür beni!' diyeceksin. Deli olduğunu düşünecekler. Sana nasıl bir oyun oynadığımı görüyorsun...”
“Sanki sana yıldızlar yerine, gülmesini bilen bir sürü küçük çan vermişim gibi olacak...”

Antoine de Saint-Exupéry, Küçük Prens.

Küçük Prens - Antoine de Saint-Exupéry


“Bir zamanlar kendisinden birazcık daha büyük bir gezegende yaşayan küçük bir prens varmış. Bu prens bir koyun istiyormuş...”

Bazı kitaplar üzerine yazmak her zaman daha zor. Bunun farklı sebepleri olabilir. Benim Küçük Prens ile kurduğum bu ilişkinin temelleri pek sağlam, hani derler ya, “Aramızda kimsenin anlayamayacağı türden bir şey var.”

Son birkaç senedir Küçük Prens'i her yerde görmekten öyle sıkıldım ki. Çantalar, defterler, kıyafetler... Fakat birkaç gün önce o Küçük Prensli kupayı görünce ne kadar özlediğimi anladım. Biraz da kıskançlık var sanırım bende. Garip, çünkü tek çocuk olmama rağmen paylaşmayı iyi bilirim. Ben sanırım daha çok, kitabı eline almadan sadece Küçük Prens'i sevmenin cool ya da son moda deyişle hipster bir şey olduğu için ona yapışanlara sinirleniyorum. Oysa banane, öyle değil mi.

İzmir'de ilk D&R ben ilkokula başladığım yıl açıldı sanırım. Ya 1997 ya da 1998. Emin değilim. Cumartesileri, babam çalışırdı, hala çalışıyor. Annemle ben Karşıyaka'ya D&R'a gitmek için vapura binerdik. Vapurda kesin bir şeyler yerdim, sırf vapurda yemek yemiş olmak için. Son 10 yılda yüzlerce (gerçekten yüzlerce ama) farklı kitapçıya girip çıktım. Hiçbiri o ilk D&R hissini yaşatmadı bana. Belki hafızam şu an bana oyun oynamakta ama hatırladığım kadarıyla, 3 cepheden denizi gören bir yerdi ve gerçekten çok ama çok büyüktü. “Deniz fenerlerinin içi de olsa olsa böyle yerlerdir, kitaplar hariç” diye düşünürdüm. Yerler ahşaptı, kitap rafları, en azından çocuk kitapları bölümü, tavana dek uzanmıyordu. Ve benim her gidişimde 2-3 kitap alma hakkım vardı. İşte bu D&R gezilerinden birinde Küçük Prens'i almıştım. İlk okuduğumda hiçbir anlam ifade etmemişti. Gülü sevmiştim, tilkiyi merak etmiştim, yılandan korkmuştum. Pilotu da hep babama benzer hayal etmiştim.

Sonra o kitap kayboldu, ben geçen senelerde bir tane daha aldım. Hani kitapçılarda kasanın yanında duran bir taneyi. Son dakikada aklınızı çelmek ve satışları artırmak için bilinçli bir şekilde oraya konmuş olanlardan.

Az önce bloga gelen yorumlardan biri “Küçük Prens'i herkes sever” diyordu. Evet, öyle sanırım. Ama herkes farklı bir sebepten ötürü seviyor, ki olması gereken de bu zaten.

Ben neden seviyorum?

Çünkü Küçük Prens'in geçmişini bilmiyoruz. Zaman kavramı pek yok. Ne yer, ne içer hiç umrumuzda değil. İşte tam da küçükken dinlediğimiz masallar gibi. Sonu, başı yok. Var ama yok.

Çünkü Küçük Prens masum. Bu da onu her zaman seveceğimiz bir oğlan çocuğu yapıyor.

Çünkü Küçük Prens sorular soruyor. Herkes sorular soruyor. Tek fark, biz sorduğumuz soruların cevaplarının peşinden gitmiyoruz, sorduğumuzu unutup bir tane bir tane daha soruyoruz. O diretiyor, tatmin edici bir cevap alana kadar işin peşini bırakmıyor.

Çünkü Küçük Prens gülü seviyor. Ona karşı sorumlulukları var. Güzelliğin bakanın gözünde olduğunu biliyor. Gülü güzel yapanın onunla geçirdiği zaman olduğunun farkında.

Çünkü Küçük Prens sönmüş bir volkanı tabure olarak kullanabiliyor.

Çünkü Küçük Prens yıldızların kimsenin olamayacığını biliyor. Yıldızlar onun için gülen küçük çanlar.

Çünkü Küçük Prens, koç ile koyun arasındaki farkı biliyor. Bunu çoğu insan bilemez. Çoğu yetişkin bilemez.

Çünkü Küçük Prens trenlerin mutsuz insanları taşıdığını biliyor.

Çünkü Küçük Prens'in buğday sarısı saçları var. Çoğumuzun küçükken buğday sarısı saçları vardı.

Çünkü Küçük Prens bir tilkiyi bile dile getirtip, "Beni evcilleştir" dedirtebiliyor.

Çünkü Küçük Prens krala boyun eğmiyor, ayyaşa yüz vermiyor, zenginden nefret ediyor.

Çünkü Küçük Prens'i okuduktan sonra bir iki damla göz yaşı döküyorsanız ya da en azından gözleriniz doluyorsa hala bir şeylere içlenebildiğinizi anlıyorsunuz.

Çünkü Küçük Prens bizim çoktan kaybettiğimiz çocuk saflığımız.

Çocukluğun bitmesi demeki sınırsız haya gücünün sınırlandırılması, mantık sınırları dahilinde davramaya zorlanmak demek. Bir yerden sonra da sınırlara, uyarılara gerek kalmadan insanın kendini kontrol etmesi, edep erdem sahibi olması demek. Bir kitap karakteri de olsa en azından birinin bunları yaşamak olmadığını görmek güzel.

Ben Küçük Prens'i seviyorum, çünkü gerçekler onun gözünden asla kaçmıyor.

"Ne tuhaf bir gezegen!" diye düşündü Küçük Prens. "Kupkuru ve sipsivri; ürkütücü ve sert. İnsanlarında da hayal gücü yok. Ne söylerseniz aynısını yineliyorlar. Benim gezegenimde bir çiçeğim vardı. Önce o söze başlardı..."

Bu kitaptan birini seçip onunla konuşma şansım olsa Tilki'yi seçerdim.

Bu kitaptan, hem de dünyadan birini silmek istesem yıldızların sahibi olduğunu sanan işadamını silerdim.

Bu kitapta birine yardım edebilsem, her dakika feneri yakıp söndürmekten yorgun düşen fenerciye yardım ederdim.

Bu kitapta tek kelimelik de olsa bir söz hakkım olsa, son sahnede yer alıp "Gitme!" demek isterdim.