13 Eylül 2011 Salı
Yeni seri başlıyor: "Ben Bu Blogu Neden Seviyorum?"
Yeni işlere girişmek hoşuma gidiyor. Mesela anket soruları, yakınlarımla ve tanıdıklarımla yaptığım kitap söyleşileri... Beğendiğinize dair yorum ve mailler alıyorum, pek mutlu oluyorum. Aklımda yeni bir seri var.
“Ben bu blogu neden seviyorum?”
Blog yazıyorum, aynı zamanda okuduklarım da var ve gerçekten çok keyif alıyorum. Zaten kendi blogumu oluşturmama vesile olanlar da o yazarlar. Buradan yola çıkarak ara ara, sevdiğim bloglardan bahsetmek istiyorum bu seri üzerinden.
Açıkçası amacım “bakın burada güzel bir şey var, siz de okuyun” demek değil. Bakıp, sevip okumaya başlarsanız ne ala ama benimki reklam amaçlı bir seri olmayacak, en azından bunu belirtmeliyim. Zaten blogun reklamı mı olurmuş. Neyse. Bana keyifli vakit geçirten, beni yazmaya ve yeni şeylerle ilgilenmeye teşvik eden blog yazarlarına ufak bir teşekkür niteliğinde olacak gibi.
Bu nedenle güzel olacak gibime geliyor!
Bu serinin ilk yazısı da Kunegond'a dair olacak.
Bakalım neler çıkacak.
Blogspot, bu laflarım sana.
Aylardır,
- İstediğim gibi fotoğraf koyamıyorum.
- Bin türlü ayarlama yapıp güzel güzel çektiğim "kaliteli" fotoğraflarımı bin bir güçlükle bloga yüklediğimde Nokia 6610 ile çekilmiş gibi duruyorlar.
- Yüklesem de boyutlarına ben karar veremiyorum. Ya üç parmak kadar çıkıyorlar ya da ekrana sığmayıp kendilerini aşıyorlar.
- Yazı fontlarına karar veremiyorum.
- Yazı fontlarını geçtim bazen satır bile atlamam izin vermiyorsun.
- Azıcık değişiklik yapayım, bloga renk gesin diyorum onu da beceremiyorum.
- Güncellenen arayüzün de dertlerime çare olamadı.
Benim de yeteneksizliğim eklenince, blog korkun. bir hal almaya başladı. Belki de bahsettiğim tüm sorunların bir çözümü var. Bilen yardım etsin bana, nolur.
Wordpress'e taşınmama az kaldı sanırım.
- İstediğim gibi fotoğraf koyamıyorum.
- Bin türlü ayarlama yapıp güzel güzel çektiğim "kaliteli" fotoğraflarımı bin bir güçlükle bloga yüklediğimde Nokia 6610 ile çekilmiş gibi duruyorlar.
- Yüklesem de boyutlarına ben karar veremiyorum. Ya üç parmak kadar çıkıyorlar ya da ekrana sığmayıp kendilerini aşıyorlar.
- Yazı fontlarına karar veremiyorum.
- Yazı fontlarını geçtim bazen satır bile atlamam izin vermiyorsun.
- Azıcık değişiklik yapayım, bloga renk gesin diyorum onu da beceremiyorum.
- Güncellenen arayüzün de dertlerime çare olamadı.
Benim de yeteneksizliğim eklenince, blog korkun. bir hal almaya başladı. Belki de bahsettiğim tüm sorunların bir çözümü var. Bilen yardım etsin bana, nolur.
Wordpress'e taşınmama az kaldı sanırım.
Kurşun kalem mevzusu.
Bir süredir bu yazıyı yazma fikri vardı aklımda. Kitap yazılarına da ufak bir ara verdim, farkındasınızdır belki. Hem elimdeki kitap çok uzadı, bitmiyor hem de ben bu ara epey telaş içindeyim, iyi bir kitap yazısı yazacak kadar yoğunlaşamıyorum. Haftaya bugünlerde her şey normale dönmüş olacak.
Gelelim kalemlere. Ama uçlulara ya da mürekkeplilere değil. Kurşun kalemlere!
Biliyorum. Kaç kişi kaldık hala kurşun kalem ile yazmakta direnen? Az. Ama ben vazgeçmeyi düşünmüyorum.
Sebebim de çok.
1.Uçlu kalemler ile yazınca, ellerime bulaşıyor, o da yetmiyor kıyafetlerim bile siyah oluyor. Hele bir de azıcık bastırarak yazanlardansanız, defterinizin temiz sayfaları bile iz oluyor, siyah siyah.
2.Azıcık bastırsanız bile uç *çat* diye kırılıveriyor.
3.Uç çok çabuk bitiyor hele bir de sınava çalışıyorsanız ya da sınavdaysanız. O sınav stresi arasında bir de uç koymaya çalışıyorsunuz kaleme. Bin türlü iş.
4.Kurşun kalemlerin kağıda değdikleri andan itibaren kendilerine özgü sesleri, hışırtıları vardır. Uçlu kalemlerden ancak mekanik tık tık sesler gelir. Bazen çok sinir bozucudur bu tıklamalar.
5.Daha küçükken, okul sıralarında arkadaşınızla şakalaşırken bacağınıza biri uçlu kalem saplayabilir ve bacağınızın içinde kalan o uç parçası sizinle bir ömür boyu yaşayabilir. Kurşun kalemler daha az vahşidir.
6.Kurşun kalemleri kalemtraşla yavaş yavaş açtığınızda, çok güzel tahtadan lüleler elde edebilirsiniz.
7.Kaliteli ağaçtan yapılma kurşun kalemler mis gibi kokar.
8.Kurşun kaleminizi isterseniz havalı topuzlar yapmak için kullanabilirsiniz. Uçlu kalemler aynı derecede başarılı sonuçlar vermez.
9.Saman kağıdına basılmış kitaplara not almak uçlu kalemle pek mümkün değildir, kağıdı delebilir. Kurşun kalemle böyle bir sıkıntı yoktur.
10.Bitmiş yani artık elinizde tutamayacağınız kadar küçülmüş kurşun kalemleri bir kavanozda biriktirirseniz hem çok şık bir ev eşyanız olur hem de bir nevi “bilgeliğinizin” somut kanıtına sahip olmuş olursunuz
11.Kurşun kalemler uçlu kalemlerden her zaman için daha ucuzdur.
12.Uçlu kalemler almanızdan sonra tahmini 5 dakika ile 1 sene içerisinde mutlaka bozulur, kurşun kalemin bozulması söz konusu bile olamaz.
13.Kurşun kalemler her zaman için nostaljiktir.
14.Uçlu kalemleri küçük çocuklar, yaşlılar, elleri titreyenler, hıncını kalem kağıttan çıkaranlar rahatlıkla kullanamaz fakat kurşun kalemi herkes kullanabilir.
15.Kurşun kaleminizi simetrik yapısı nedeniyle istediğiniz gibi, kitabınıza zarar vermeden kitap ayracı olarak kullanabilirsiniz.
16.Sıkıcı derslerde, ofiste bunaldığınızda kurşun kaleminize bir şey olacağından korkmadan baget olarak kullanabilir içinizdeki rock starı ortaya çıkarabilirsiniz.
17.Kurşun kaleminizi baş ve işaret parmağınız arasında aşağı yukarı sallayarak süper bir illüzyon gösterisi ile herkesi kendinize hayran bırakabilirsiniz.
18.Kurşun kaleminizle sırt kaşıyabilirsiniz, kafa kaşıyabilirsiniz eğer anaokuluna gidiyorsanız burun da karıştırmaya hakkınız vardır.
19.Sıkıldıkça dişleyebilirsiniz.
20.Eğer oyuncu bir kediniz varsa, çarşaf ya da yorganın altından kalemin ucunu gösterip geri çekip saatlerce onun delirmesini izleyerek eğlenebilirsiniz. Gözüne girmesinden kormanıza gerek kalmaz.
Benim aklıma gelenler şimdilik bu kadar.
12 Eylül 2011 Pazartesi
Sonbahar Kitabı.
Sonbaharı, hiçbir mevsimi sevmediğim kadar çok severim. Mümkün olsa da hayat Eylül, Ekim, Kasım'dan ibaret olsa keşke. Ve neden bilmem Sonbahar denince aklıma hep tek bir kitap gelir.
Sizin de öyle mi?
11 Eylül 2011 Pazar
Kitap söyleşilerinin son konuğu: Liza!
Okuyan Kedi: Naber Liza, nasılsın?
Liza: İyiyim, sen nasılsın. Böyle de çok komik oldu ya sanki daha demin tanışmışız gibi. Bir de daha önce hiç skype üzerinden bu kadar ciddi bir konuşma yapmadım. Bir ilk olacak.
OK: Evet tabi orası öyle de işi raconuna uygun yapmak lazım, değil mi?
L: Evet orası öyle tabi. Cena bile yaptıysa ben elbette yaparım (:
OK: Şimdi kitaplar hakkında falan konuşucaz, biliyorsun zaten. Ama önce azıcık kendini tanıt bence.
L: Tamam. 18 yaşındayım. Senin kuzeninim. Üniversiteye bu sene başladım. Sanat Tarihi bölümünde. Amerika'da. Şimdi de Amerika'dayım zaten. Bu kadar. Sen sorsan, ben söylesem? Böyle zor oluyor.
OK: Tamam, sorulara geçiyorum o zaman. Önce kitaplar ile ilişkinden bahsedelim. Ne dersin? Mesela okumak ne anlama geliyor senin için, gibi son derece klişe bir soru ile başlayalım.
L: Okumak sanırım birkaç sene öncesine kadar boş zaman uğraşıydı fakat bir süre sonra bunun artık benim için bir ilgi alanı olduğuna karar verdim. Yani artık olay kitap okumaktan çok edebiyat ile ilgilenmek halini aldı.
OK: Peki bu ikisi arasındaki farktan biraz bahsetsene.
L: Herkes için farklıdır tabi ama bana göre okumak eğer sadece okumak içinse herhangi bir plana, programa, listeye uymaz. Daha gelişigüzeldir. Ama hani küçümsemek ya da hafife almak için demiyorum bunu. Ama eğer edebiyat ile ilgileniyorsanız, daha planlı okumalar yapmanız gerekir bence. Akımları, yazarları tanımalı, kuramdan anlamalısınız.
OK: Ohoo sen çok mantıklı cevaplar veriyorsun ama şimdi kimse senin 18 yaşında olduğuna inanmayacak. Neyse, o zaman ben merak ettiğim bir soruyu sorayım, her ne kadar cevabı bilsem de okuyucular da öğrensinler. Son birkaç senedir okul, dersler, sınavlar epey yoğundun. Ama bu esnada kitap okumaya ara vermediğinin şahitlerinden de biriyim. Nasıl başardın bunu?
L: Ya evet son birkaç sene sıkıntılıydı ama benim şansıma ben çok gürültülü yerlerde okuyabiliyorum kitap. Mesela vapur beklerken. Bir de arabada da okuyabiliyorum. Böylece yolculuklar hem ders yorgunluğumu atmama hem de kitap okumama yardımcı oldu. Biliyorsun, gece okumadan uyumam. E tabi her gün araba yolculuğu yaptığım ve her insan gibi uyuduğum göz önüne alınırsa, epey okudum. Sıkıldıkça da okudum, derslerden bunaldığımda. Ondan pek sorun olmadı.
OK: Peki. Bu aralar özellikle okuduğun bir yazar ya da tür var mı? En son ne okudun?
L: Aslında ben de senin gibi bir yazar üzerinde çok takılı kalmıyorum. En azından bir süre için bu böyle gidecek gibi. Mümkün oldukça fazla şeyle karşılaşıyım istiyorum edebiyattaki acemilik dönemimde. Fakat bu aralar James Joyce ilgimi çekiyor. En son da Dublinliler'i okudum. Bundan sonra biraz Amerikan kısa öykü yazımına bakmak istiyorum. Çok geniş bir alan ama bakalım, bir yerden başlamak lazım.
OK: Kitap okuma konusunda birçok konuda benzesek de sen aynı anda çok fazla kitap okuyabiliyorsun sanırım, doğru mu?
L: Evet. Çok fazla da değil aslında, üçe kadar çıktığı oluyor. Zaten en son bitirdiğin kitap deyince de bir an duraksadım çünkü Dublinliler ile aynı anda Charles Dickens'ın Büyük Umutlar ve Virginia Woolf'un Üç Gine kitaplarını bitirdim. Ama bu hep yaptığım bir şey değil, üç kitabı aynı anda okuyabilmek için yaz gibi boş bir dönem gerekiyor.
OK: Hani dedin ya bir yerden sonra okumakla kalmayıp edebiyatla ilgilenmeye karar verdim diye, bu durum bir kitap sonrasında mı oldu? Gerçekten bir kitap okuyup hayatı değişenlerden misin?
L: Hayatım değişmedi ama evet bir kitaptan sonra, edebiyatın sanat tarihi vb. Konulardan sonra beni mutlu ettiğini fark ettim. Kitap da Alice Walker'ın Renklerden Moru'ydu.
OK: Şimdi konuyu biraz dağıtalım. Şeyi merak ediyorum, liselerde hangi kitaplar okunuyor. Hangi kitapları okumak cool yapıyor okuyucuyu?
L: Coolluk konusunda pek emin değilim ama tahmin edersin vampir kitapları epey popüler bir de Sex and the City tarzı özgür ama aynı zamanda aşkı arayan kadın kitapları. Klasikler pek popüler değil açıkçası. Hareketli bir şeyler arıyor bence insanlar.
OK: Sen ne düşünüyorsun bu kitaplar hakkında. Doğru söyle, okudun mu sen de?
L: Vampirli olanları okudum. Ama bak zaten ne yazar adı ne de seri adı verebiliyorum çünkü o kadar fazla var ve hepsi birbirine o kadar benziyorlar ki. Çok okunuyor bu kitaplar çünkü sadece gözlerinle satırı takip etsen de anlayabileceğin kadar basit bir dille yazılmışlar bir de her gencin derdi olan aşk vb. konular üzerinden şekillendiğinden olaylar, çekici geliyor çoğu kişiye.
OK: Biraz kitap alışverişinden bahsedelim. Sen nerelerden alıyorsun kitaplarını?
L: Ben Türkçe kitaplar için Kadıköy Penguen'e gidiyorum, senin gibi. Fakat sanat kitapları ve tercümesi olmayan ya da özellikle orijinal dilinde okumak istediklerim için Amazon'u tercih ediyorum. Son 10 senedir Amazon'u kullanıyoruz, çok da memnunuz. Ama artık Amerika'dayım burada da süper kitapçılar buldum, sen geldin mi ilk iş oralara götürücem seni de.
OK: Tamam! Bana daha önce sorulmuş bir soruyu şimdi sana sorucam. Bir kitabı en başından adım adım okuma aşamalarını anlatır mısın bize?
L: İlk olarak kitaba karar veriyorum. Genelde toplu kitap alışverişleri yapıyorum, yani elimin altında hep okunmamış kitaplar oluyor. Aralarından o anki ruh halime, merakıma göre bir seçim yapıyorum. Kitapların üzerine çok not alırım, sayfaları kıvırırım, epey hırpalarım yani kitapları biliyorsun. Bazı kitapları ağır okumayı severim, sindirerek. Bazılarını bitsin diye çabuk okurum. Hiç belli olmaz. Ama sevdiğim bir kitabın sonuna gelmişsem hep biraz üzülürüm. Sonra o kitaba sık sık geri dönerim zaten.
OK: Peki çocukken okuduklarını hatırlıyor musun? Hala duruyorlar mı?
L: Evet hala duruyorlar, bu konuda şanslıyım. Çocukken çok fazla Asteriks okuduğumu hatırlıyorum. Sonra macera kitapları vardı mesela Thomas Brezina'nın yazdığı hatta senin kitaplarını okuyordum. Onlar kalmış aklımda.
OK: Çevrende, okulda mesela okumakla hiç alakası olmayanlar var mı?
L: Elbette var ama bilmiyorum ben en yakından kendi okulumu biliyorum ve bize iyi bir eğitim verildiğini düşünüyorum. Yani edebiyatın temelleri hakkında az çok herkesin bilgisi var da kaçı kendi isteğiyle kitap okur dersen onu bilemem. Ama işte bir de dersler falan var, herkesin bahanesi de hazır yani.
OK: Öyle tabi. Peki son olarak şu an masanın üstünde hangi kitaplar var?
L: The Lost Beatles Photographs: The Bob Bonis Archive, Ways of Seeing (John Berger) ve Teneke Trampet (Günter Grass).
OK: O zaman sana iyi okumalar. Süper bir röportaj oldu, teşekkürler!
L: Rica ederim (:
Zift gibi bir şey.
"Komiser dışarı çıkarken içini çekerek:
- Şu hastalık lafı çıktı çıkalı işimiz zaten başımızdan aşkın, dedi.
Doktora durumun ciddi olup olmadığını sordu, Rieux de bir şey bilmediğini bildirdi.
- Havadan oluyor, diye kestirip attı komiser; sebep bu işte.
Herhalde havadandı. Gün ilerledikçe, zift gibi bir şey ele bulaşıyordu. Rieux ise her ziyarete gittiği yerde içinde korkunun gittikçe çoğaldığını duyuyordu. Aynı günün akşamı kenar semtte ihtiyar hastanın komşusu kasıklarını sıkıyor ve sayıklamalar içinde kusuyordu. Düğümler kapıcınınkinden daha da büyüktü. Bir tanesi irin topluyordu, çok geçmeden çürük bir meyve gibi patladı. Ecza deposuna telefon etti. Bu tarihte tutmuş olduğu notlarında bu konuda şunlar yazılmıştır: "Cevap olumsuz". Buna benzer başka hastalara da çağırıyorlardı doktoru. Apseleri deşmek gerekiyordu, bu belli bir haldi. Çaprazlama iki bisturi darbesi, düğümlerden kanlı bir cerahat dışarı akıyordu. Hastanın parçalanan yarası kanıyordu. Fakat bacaklarda, karında lekeler görünmeye, irinleşmesi duran bir düğüm gene şişmeye başlıyordu. Çok defa hasta iğrenç bir koku içinde ölüyordu."
Albert Camus, Veba.
Tarhana Pazarı.
Evde büyük bir telaş var. Her malzemeden 10ar kilo katılarak, dev bir tencerede tarhana yapılıyor. Şu an için kaynama aşamasında.
Her yörenin, mahallenin hatta ailenin tarhana yapma usulü başkadır. Bizimkini anlatayım mı?
Önce 10 kilo soğanın kabukları soyuluyor, parmak parmak doğranıyor. Sonra bir o kadar da acı-tatlı kırmızı biberler halka halka dilimleniyor. Çekirdeklerin kaçması sorun değil, onlar zaten elekte elenecekler. Sonra yine 10 kilo civarında domateslerin kafaları alındıktan sonra sekize bölünüyor.
Şimdi kocaman ama gerçekten kocaman, hani 5 yaşlarında bir çocuğun içine sığabileceği büyüklükte bir tenecereye, pişme sürelerine göre en alta soğanlar onun üstüne tarhana otu (bakın resmini koydum) onun üstüne biber en üste domatesler gelecek şekilde yerleştiriliyor, sonra da iri taneli tuz sepiliyor. Tuz hem aroma veriyor hem de tarhananın kurtlanmasını engelliyor.
Sonra bunlar yaklaşık 7-8 saat ocakta pişiyor. Domatesler falan iyice eriyor, bulamaç halini alıyor. Sonra içinden katı parçalar, tarhana otu falan alınıyor, içine un katılıyor. Ama epey un. Mesela bugün annem bana 5 kiloluk un aldırdı bakkaldan. Sonra o unlu şey biraz bekliyor, sonra da nane ve kimyon eklenmiş yoğurt ekleniyor. Eğer isterseniz, tatlı tarhana yapayım küçük çocuklarım da yesin derseniz acı biber koymuyorsunuz ama onun yerine sakız ya da karanfil koyabilirsiniz. Bu sakızlı, karanfilli tarhana mide hastalıklarına da birebir.
Bu noktadan sonra artık cıvık bir şey ortaya çıkıyor. Temiz bezlerin üzerinde kurutmaya başlıyorsunuz. İster kurutup elekten geçirip toz haline getirebilirsiniz isterseniz de hamur halinde buzdolabında saklayabilirsiniz.
Burası kitap blogu, bize ne tarhanadan demeyin. Tarhana güzeldir. Hele bazı aileler tarhana yapım aşamasında 20-30 kadın toplanır, tarhana olurken bir yandan dans eder, dedikodu yaparlar. Ben tercüme yaptım tarhana olurken, bir de azıcık domates doğradım. Tam mevsimi şu an, yapacaksanız elinizi çabuk tutun. 8 kilo, size ve ailenize yetecek bir tarhananın maliyeti yaklaşık 25 lira. Faydalarından bahsetmiyorum bile.
Ben tarhanayı çok seviyorum!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
