3 Kasım 2011 Perşembe
Kara gözler.
"Mr.Bingley'in ablasına gösterdiği ilgiyi gözlemlemekle meşgul olan Elizabeth kendisinin de onun arkadaşının gözünde ilgi odağı haline gelmekte olduğundan şüphelenecek durumda değildi. Mr.Darcy ilk başta onun güzel olduğunu bile kabul etmemişti; baloda ona hayralık duymadan bakmıştı; bir dahaki karşılaşmalarında ise ona sadece eleştirmek için bakmıştı. Ama kızın yüzünde tek bir güzel taraf olmadığını kendisine ve arkadaşına söylemesiyle kara gözlerindeki harikulade ifadenin o yüzü olağandışı zeki kıldığını görmeye başlamasıyla neredeyse bir oldu. Bu keşfi aynı şekilde dikkat dolu başkaları takip etti. Eleştirel bir gözle bakınca biçiminde birden fazla simetri kusuru bulduysa da görüntüsünün aydınlık ve iç açıcı olduğunu kabul etmek zorunda kaldı; tavırlarının sosyete tavırları olmadığını tespit etmesine karşın o tavırların rahatlığına aklı takıldı. Elizabeth bunların farkında değildi; -Darcy onun için sadece kendini hiçbir yerde sevdiremeyen ve onu dans edecek kadar güzel bulmayan adamdı."
- Jane Austen, Gurur ve Önyargı.
Gurur ve Önyargı - Jane Austen
"Dünyaca kabul edilmiş bir gerçektir, hali vakti yerinde olan her bekar erkeğin mutlaka bir eşe ihtiyacı vardır."
Bu yazı da birazcık geç kaldı ama kusura bakmayacaksınız artık. Bazı zaman mutluluktan ağzımı toplayamamaktan, bazen de derslerden başımı kaldıramamaktan yazamıyorum kitap yazılarını.
Jane Austen benim için ilk defa tanışılacak yazarlardan biriydi. Önyargılı yaklaşmadım. Gurur yapmadım. Teori patlaması yaşayan dersler arasında böylesine “genç hanımlar için yazılmış bir kitap” okumak bana iyi gelecekti. Geldi de.
İngiliz romancı Jane Austen'ın (1771-1817), hayatı anlatılırken nereye bakarsam bakayım sade ve gözlerden uzak bir yaşamdan bahsedilmiş. Acaba gerçekten öyle miydi? Bunu bilme şansımız artık olmasa da bu kadının aklında olup bitenlerin pek sade, yalın olduğunu söylemek zor. Böylesine iyi bir gözlemcinin eminim ki o renkli hayat sahibi kadınlardan bin kat daha keyifli ve maceralı bir iç dünyası olmuştur. Gurur ve Önyargı, Austen'ın ikinci romanı. Benim aklıma Anna Karenina ile Gurur ve Önyargı hep aynı anda düşerler, neden bilmem. Fakat şundan eminim ki, bu iki romanı okumadan, romanın ne demek olduğunu bilmek biraz zor, hatta epey zordur. Jane Austen aslında kendi yaşadığı çevreden yola çıkarak gözrdüklerini anlatıyor. Başarısının sırlarından biri de bu sanırım.
Gurur ve Önyargı daha önceki baskılarında Aşk ve Gurur olarak çevrilmiş. Hatta Can Yayınları'nın basımı halen bu ismi taşıyor sanırım. Benim kitabım İş Bankası Yayınları'ndan, adı da Gurur ve Önyargı. Çeviren de Hamdi Koç.
Gelelim kitaba. Dediğim gibi, hayatın içinden gelen, kadınlarla ilgili bu kitap beni yormadı ve bu aralar aradığım şey de bu sanırım. Kadınlar hakkında yazılanları okumayı seviyorum. Eğer yazar da bir kadınsa, bildiğim kadarıyla onun hayatıyla aradaki bağları görmeyi de seviyorum. Ancak şunu söylemeliyim ki, hiçbir zaman bir Jane Austen hayranı olamayacak kadar acı gerçeklerden hoşlanıyorum sanırım. Pembe tüller, yakışıklı erkekler, kırlar, uçuşan etekler benim için biraz fazla şey. Şey...
Ben bu kitabın Elizabeth'ini sevdim. Çünkü ben espri yeteneğine sahip kadınları ve erkekleri seviyorum. Mizah duygusuna sahip olmak, gülebilmek, güldürebilmek hep akıl işi. Ve bunu Elizabeth gibi yapabilenlere bayılıyorum. Mr.Darcy ile olan ilişkisi bundan güzel belki de. Sıradan bir kadın değl. Şimdi söylecek diye tahmin ettiğiniz cümlelerin hiçbiri ağzından çıkmıyor. Sizi şaşırtıyor. Bence Jane Austen'ın da kişiliği aşağı yukarı Elizabeth'e benziyordu. Kim bilir belki onun da kendine ait bir Mr.Darcy'si vardı. Kim bilir...
Kitabın olay örgüsüne bakılacak olursa, dönemi içinde oldukça sık karşılaşılan bir şablon. Bunda olağanüstü bir durum yok yani. Balolar var. Sosyalleşebilme imkanları oldukça sınırlı. İyi eşler bulmalı güzel kızlar. Anneler bu konuda çok titiz. Bir de dönemin miras işleri de kadınların yanında değil. Kızlar mirastan kesinlikle pay alamıyorlar. Bu nedenle yakışıklı, zengin ve kibar erkekler ile evlenmeliler, bekar kalmayı seçerlerse de bir nevi sığıntı olarak abilerinin evlerinde yaşamak zorundalar. Yani tüm o ahenkli toz pembe tabloların altında oldukça büyük sıkıntılar da yatıyor.
Ben biraz da anneden bahsetmek istiyorum. Beş tane kızı var. Kendi sinirleri de pek sağlam değil. Maddi sorunlar içindeler. Bilmiyorum, ben çok acıdım bu kadına. Gerçekten. Görgüsüz ve bayağı oluşu ve bu tavrının insanları çekinmeden dile getirebilecek kadar sinir etmesi. Bir de Austen karakter yapılandırması konusunda oldukça iyi. Karakterler siyah ya da beyaz değil. En sevmediğiniz karakter yeri geliyor öyle bir şey söylüyor ki, hak veremeden yapamıyorsunuz. E zaten gerçek hayatta da böyle değil midir? Bazı insanları severiz, tek sözleri bizi onlardan uzaklaştırır,; bazılarını sevmeyiz bir şey derler fikirlerimizi değiştirirler.
Kadınlara gelecek olursak, bana kalırsa romanın geçtiği zaman diliminde kadınların akıl sağlıklarının yerinde olmasını beklemek biraz saçma. Çünkü çok fazla baskı var üstlerinde. Çok kısıtlı görüşmeler sonrasında evlenecekleri adamları seçiyorlar, çoğu zaman da sevmedikleri adamlar ile bir ömür gerçirmek zorunda kalıyorlar. Bizler epey şanslıyız sanırım. Bir de sanki her şey tiyatro sahnesindeymişçesine yaşanıyor. Saçlar hep düzgün ve yapılı, elbiseler hep güzle ve yeni. Ben kendime bakıyorum da, ne zaman çok düzgün görünmem gereken bir etkinliğe katılsam o kadar fazla geriliyorum ki kendimden tamamen farklı bir insan olup çıkıyorum. Bir de sanki bu kitapta gözler hep kadınların üzerinde. Hep izleniyormuş hissi ile yaşamak zor olsa gerek. Çünkü eğer bekarsanız olasıklardan birisiniz. Bir birey, bir kadın değil de bir olasılık. Bu çok fena bence.
Deniz Hoca bize şeyden bahsetti, hani başta bir alıntı var, her erkeğin bir eşe ihtiyaç duyduğuna dair, işte o çok ironik aslında. Bence de haklı. Şöyle ironik. Aslında her erkeğin bir eşe ihtiyacı olduğunu söylemeye çalışmıyor Austen, her varlıklı erkeğin damat adayı olduğundan bahsediyor. Tamam kadınların hayatı zor bu dönemde, hayatlarını yapacakları evlilikler belirliyor ama erkeklerin yaşadıklarının da bundan kalır yanı yok bence. Zengin olmalılar, kültürlü olmalılar, yakışıklı olmalılar vs. Yoksa herhangi bir erkek olmaktan kaçışları yok. Aynen kadınların da başka kaçışları olmadığı gibi.
Bence vakit bulursanız, bu kitabı okuyun. Seversiniz, sevmezsiniz size kalmış. Denemeye kesinlikle değer. Hele ki aşka tekrar inanmayı her şeyden çok istiyorsanız.
Konuşma esnasında ve sonrasında, tüm bunları bana düşündürten Deniz Tarba Ceylan'a teşekkür ederim.
30 Ekim 2011 Pazar
Ben bu aralar...
Sınavlara çalışıyorum.
Bazı hocaları hiçbir zaman sevemeyeceğimi anlıyorum.
Hoca olduğum zaman en azından öğrencilerime "günaydın" demekten vazgeçmemeyi kendime sık sık hatırlatıyorum.
Teslim edilecek kağıtları hep son dakikaya sıkıştırıyorum.
Hala bir tez konusu bulabilmiş değilim.
Paranormal Acitivity 3'e gidebilmek için cesaretimi toplamaya çalışıyorum.
Bana benzeyen, daha doğrusu benim aynım olan adamı kendi kafamda yaratıp yaratmadığımdan emin olmaya çalışıyorum.
Bu adamala çok gülüyorum.
Hep gülüyorum.
Sürekli mandalina yiyorum.
Güzel filmler izliyorum.
Tatil planları yapıyorum.
Okuyorum.
Gündemi takip etmemeye çalışıyorum.
Kedimi özlüyorum.
Güzel sesli insanlarla konuşmanın ne güzel bir şey olduğunun farkına varıyorum.
Kitap yazılarımı bir dosyada biriktiriyorum, bir türlü buraya geçiremiyorum.
Güzel şeylerin sonunun gelmek zorunda olmadığına ikna etmeye çalışıyorum kendimi.
Güzel kitaplar alıyorum.
Güzel kitaplar okuyorum.
Siz neler yapıyorsunuz?
23 Ekim 2011 Pazar
Frankenstein - Mary Shelley
Bazı kitaplar yanlış anlaşılmaya, anlaşılmamaya mahkum sanırım. Frankenstein da bu kitaplardan sadece biri.
Daha önce Twitter'dan duyurmuştum, Sabancı Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Forumu'nun (http://genderforum.sabanciuniv.edu/ ) düzenlediği Kadın ve Edebiyat konuşmalarına gidiyorum. Kadın yazarların kitapları üzerinden gidiyoruz, hem bu kadınları hem de yazdıklarını konuşuyoruz. İlk haftanın kitabı, Mary Shelley, hatta tam adıyla Mary Wollstonecraft Godwin Shelley'nin Frankenstein adlı kitabıydı. Konuşmacı, 2 sene önce bir dersini alarak tanıdığım ve büyük olasılıkla dünya üzerindeki en tatlı, nazik ve bilgili kadınlardan biri olan Deniz Tarba Ceylan'dı.
Ben Frankenstein'ı 2 sene önce bir ders için, orijinal dilinde okumuştum ve kendimi o kadar cahil hissetmiştim ki. Bir kere canavarın/yaratığın adını Frankenstein sanan gruba dahildim. Hollywood'un kötü uyarlamalarından tanıyordum bu iblisi. Kitabı okuyunca, belki size biraz cinsiyetçi bir yaklaşım gibi gelecek fakat bir kadının böyle bir metni 1818 yılında yazmasına çok şaşırdım, hayret ettim.
Bir kitabı araya belirli bir süre ki tercihen 1-2 sene en azından koyarak tekrar okumak o kadar farklı bir deneyim ki. Yıllar içinde dikkatinizi çeken şeylerdeki değişimi görmek pek hoş. Ben bu sefer İthaki Yayınları'ndan çıkan Frankenstein'ı okudum. Şimdi de önce biraz yazardan, sonra da kitaptan bahsetmek istiyorum.
Cumartesi günü konuşma esnasında Deniz Hanım, bir kitabı yazarından bağımsız olarak incelemenin kesinlikle doğru olan olduğundan bahsetti ve hemen ardından ekledi, maalesef Frankenstein'de bunu yapmak imkansızdı. Çünkü yazar ve metin arasında öyle noktalar vardı ki, kesişmeleri görmezden gelmek olmazdı. Bu nedenle önce Shelley'nin hayatından bahsetmek istiyorum.
Mary Shelley, İngiliz entelektüel bir aileye doğmuş. Annesi, feminizm ile ilgilenen herkesin bileceğinden emin olduğum Mary Wollstonecraft. Bu ateşli feminist, dönemi için son derece marjinal bir hareketle kızına evlilik bağı dışında hamile kalmış ve ne yazık ki bebeğin doğumundan sadece 10 gün sonra ölmüş. Annesiz büyüyen herkes gibi, bunun izleri oldukça bariz Shelley'nin kitabında. Entelektüel bir aile ve çevre içine doğmuş olsa da Mary klasikleşmiş üvey anne tipinden kaçamamış ve dönemin ünlü anarşist düşünürlerden biri olan babasına sığınmış, onun kütüphanesinden faydalanmış. Daha sonra, kendisi de evli bir adama aşık olup hamile kalmış ve bu hamileliği öğrenen eş, intihar etmiş. Bunun sonucunda Marry Shelley, soyadını aldığı şair Percy Shelley ile evlenebilmiş. Tam emin olmamakla beraber, sanıyorum ki 5 çocuk dünyaya getirmiş ancak bu çocuklardan ancak bir ya da ikisi yaşamış. Bir kadın olarak hayat verdiği çocukların kayıpları da onu derinden sarsmış. Şair eşiyle birlikte, Lord Byron'ın da dahil olduğu entelektüel çevrelerde yer almış ve Frankenstein da böyle bir oturum sırasında ortaya çıkmış. O yıl patlayan bir yanardağ sebebiyle, yaz pek yaz gibi geçmemiş, kötü hava koşulları nedeniyle herkes evlere kapanmış. Eşi ve birkaç arkadaşı ile geçen bu gecelerden birinde herkesin bir korku hikayesi yaratması fikri ortaya atılmış. Mary Shelley'nin başlarda aklına bir şey gelmese de gecesine gördüğü rüya sonucunda Frankenstein, yani ilk bilimkurgu örneklerinden biri olarak kabul gören bu metin ortaya çıkmıştır.
Türkçe baskısında neden kitabın tam adı kullanılmamış acaba? Kitabın tam adı Frankenstein, The Modern Prometheus. Prometheus'un hikayesini bilenler vardır belki aranızda. Benim bildiğim şöyle, Prometheus'un toprağı üfleyerek yaratıklar yaratma kabileyeti vardır. Sonra yarattığı bu yaratıklara ateşi getirmek ister ve getirir. Ancak buna sinirlenen Zeus, Prometheus'u cezalandırır. Cezası ise, bir tepeye bağlanan Prometheus'un kara ciğerini sürekli bir kartal yiyecektir. Ancak her gece karaciğer kendiliğinden büyüyeceğinden, ceza sonsuza dek bu ıstırap içinde devam edecektir. Shelley'nin Modern Prometheus'u kullanmasının sebebi ise bana kalırsa çok açık. Az sonra her şey netliğe kavuşacak.
Frankenstein, yaratığın/iblisin/canavarın artık siz ne demek isterseniz, onun yaratıcısı. Yaratan. Ölü parçalardan son derece canlı, hisleri olan bir şey yaratmış. Ve yalnızlığa mahkum etmiş. Bana kalırsa o ölü kolların bacakların birleşmesi anı değil canavarın yaratıldığı an. O an sadece bir yaratık meydana geliyor. Yalnızlığa terk edildiğinde ise, işte tam da o zaman bir canavar çıkıyor ortaya.
Bu kitap üzerine konuşulacak o kadar fazla şey var ki, maalesef aralarından birkaçını seçeceğim.
Öncelikle kitaptaki kadın karakterlerden bahsedebiliriz, ki zaten sayıca azlar ve pasiflikleri nedeniyle daha da az hissettiriyorlar kendilerini. Genele bakıldığında Safiye haricinde hepsi cinsiyetlendirilmiş kalıplara uygun olarak sakinler, ağırbaşlılar ve en önemlisi sabırlılar. Sorgulamıyorlar, kendilerine verilen bilgi onlara her zaman yetiyor. Safiye de sıradışı bir karakter bana kalırsa. İlk başta farklı geliyor, babasına kafa tutmuş diye ama biraz incelenince onun da çok farklı olmadığı görülüyor. Bir de kitap boyunca aileler hep parçalanmış. Bir zamanlar iyilermiş, mutlularmış, zenginlermiş ama artık durum değişmiş. Burada Shelley'nin kendinden bir şeyler kattığı bariz.
Bana kalırsa bir diğer önemli nokta şu ki günümüzde de buna hala inananlar var... Mesela kadınlar eziliyor diyoruz, hak etmedikleri muamelelere tabi tutuluyorlar diye tepki gösteriyoruz. Ama sanki kaynak tek. Sanki sadece erkekler yapıyor gibi. Bu bence son derece yanlış. Kadının üzerinde çok katmanlı bir denetim/baskı mekanizması var ve buna erkekler, din, devlet vb. birçok yapı dahil. Mesela Justine örneği. Haksız bir suçlamayla karşı karşıya kalıyor. Din adamı suçu kabul etmesini öğütlüyor. Kadının sesini ne devlet, ne erkekler ne de dinin otoriteler duyuyor. O zaman da aynı, şimdi de.
Gelelim yaratığa. Ben hep çok üzüldüm onun için, kitap boyunca. Yalnız kalmak. Hepimizin korkusu değil mi? Ben mesela, çok korkarım yalnız kalmaktan. Yalnızlığın bir yerden sonra tepkiye ve ardından yıkıma dönüştüğünü görebiliyoruz bu kitapta. Ve Victor, Victor Frankenstein. Yaratığın yaratıcısı. O birçok kez uyarılsa da hiçbir şey onu durduramıyor. Tanrı'nın gücünün üstünde görüyor kendini ve yaratan oluyor. Ama gücün kontrolünü kaybetmesi ile beraber onun cezalandırılması da başlıyor. En sona o kalıyor. Ölene dek neredeyse sevdiği herkesin ölümünü izlemek zorunda kalıyor. Acıların en büyüğü. Hak ediyor mu peki? Bilmiyorum.
Bence kesinlikle okunması gereken bir kitap, Hollywood'un kalitesiz yeniden yeniden uyarlamalarına kanmadan.
17 Ekim 2011 Pazartesi
Kitap Söyleşileri: Londralı Neva ile kitaplar üzerine.
Bu seferki kitap söyleşisinde en yakın ve en eski arkadaşlarımdan biri ile yapmaya karar verdim. Eminim siz de onu en az benim sevdiğim kadar seveceksiniz. Ama her şeyden önce birazcık onunla tanışma hikayemizden bahsetmek istiyorum. Gerçek fotoğraf koyma fikrine alışamıyorum, Neva aşağı yukarı yukarıdaki kıza benziyor ama o genelde bu kadar çok takı takmıyor (:
Yıllardan 1996. İzmir'de bir anaokulu. Bir kız var, elma gibi yanakları, poposuna kadar sarı saçları var. Elbiseleri hep pembe. En sevdiği şey boyama yapmak. En sevmediği, her sabah düzenli olarak serviste kusmak. Diğer kız, esmer, kısacık kıvır kıvır saçları var. En sevdiği çiçek toplamak. En sevmediği ısıran böcekler. Bir oyuncak. Kedi. Paylaşılamıyor. Önce sarışın ağlamaya başlıyor, sonra da esmer basıyor feryadı. Sonra yıllar geçiyor. Artık paylaşamadıkları tek şey, dostlukları.
Okuyan Kedi: Hello Neva, naber?
Neva: Çok resmisin, hayrola?
OK: An itibariyle ciddi bir röportajın baş kişisisin de ondan. Hazır mısın?
N: Hazırım!
OK: O zaman adettendir, kendini tanıtarak başla. Olur mu?
N: Tamam. Öncelikle herkese merhaba! Blogun bir okuyucusu olarak röportajda da yer almak pek hoş, darısı başınıza. Evet başlıyorum. Ben Neva. Londra'da yaşıyorum. Bir şirketin kurumsal iletişim bölümünde çalışıyorum. Antropoloji aslında mezun olduğum bölüm. Kendimi araştırmama vermeden önce biraz özel sektörde çalışmam gerekti çünkü araştırmam bununla ilgili. Bu kadar, sen sor ya böyle zormuş insanın kendini anlatması.
OK: İyi gidiyordun aslında. Neyse tamam. Şimdi genel olarak kitaplardan, okuma alışkanlıklarından bahsedelim istiyorum. Bana göre son derece sıradışı bir okur tipisin.
N: Neden sıradışıymışım?
OK: Burada soruları ben sorarım! Bence sıradışı çünkü takip etme, gerilere doğru iz sürme özelliğin var. Sen bahsetsene bundan biraz.
N: Evet orası öyle biraz. Okuduğum kitapta diyelim başka bir kitap ismi geçiyor, genelde hatta her zaman o kitabı da okurum. Resme bir bütün olarak bakmak hoşuma gidiyor sanırım. Bilmiyorum belki de antropoloji eğitimim yüzünden böyle oldum. Hep bir şeyleri birbiri ile bağlamayı istiyorum, bunun önüne geçemiyorum.
OK: Peki sana bir zararı var mı bu alışkanlığın? Okumanın zararlısı olmaz da, olumsuz bir yanı diyelim.
N: Açıkçası biraz fazla yoruluyorum bazen. Mesela çoğu insan eline bir kirap alır, amaç keyifli vakit geçirmektir. Ben de keyifli vakit geçiriyorum fakat farklı olarak kitabı elime almamla birlikte boş beyaz kağıtlar, post-itler, kalemler de beraberinde geliyor. Sanki her kitap olası bir araştırma konusu benim için. Ben mutluyum tabi böyle ama bazen işte bir metinde çok derinlere inip kaybolduğumu hissettiğim de oluyor.
OK: Ben aslında bu soruların yanıtını elbette biliyorum 15 senedir tanıdığım için ama okurlar da tanısın seni diye sorucam yine de hepsini (: Bu dediklerin üzerine sanki senin okuyacağın kitaplar hep çok dolu dolu olmalı gibi bir izlenim bıraktın. Mesela hiç mi sadece okumuş olmak için bir bestseller almıyorsun? Hep bir şeyler öğretmeli, ufkunu mu açmalı kitaplar?
N: Doğrudan evet dersem okurlar benden nefret eder sanırım ne didaktik bu kız diye (: Hem evet hem hayır. Sanırım farklı türden kitaplara farklı yaklaşıyorum. Yani mesela kitapçılardaki çok satan raflarındaki kitapların %95'i ile bir Çehov ya da Pavese kitabını bir tutulmasını beklemek mantıklı değil zaten. Yani ben bir kitaba başlarken az çok ne ile karşılaşacağımı biliyorum, bu yüzden büyük beklentilere boşu boşuna kapılmadığım için de hayal kırıklığına uğramıyorum, pek.
OK: Son derece açıklayıcı oldu bence. Peki şimdi konuyu değiştiriyorum. Bizim gibilerin, hatta bizim kuşağın bile diyebilirim sanırım artık, hele kitap sevenlerin sorunlarından biri de şu. Aslında o kadar büyük ve içinden çıkılmaz sorunların arasında buna sorun demek dahi naiflik oluyor ama olsun. Mesela sen de ben de evimizden uzaktayız. Kitaplıklarımız da bizimle beraber hareket halindeler ama elbette hepsi değil. Senin durumun daha da fena çünkü sen orada bir sürü kitap alıyorsun ama buraya getirmen zor oluyor. Sonra mesela ben bazen aniden sırf aklıma düştüğü için ya da bir yazı için bir kitaba bakmak istiyorum ama o kitapla aramda yüzlerce kilometre olunca bu mümkün olmuyor. Ne diyorsun bu duruma?
N: Kesinikle tam da senin dediğin gibi. Ülkeye döneceğim zaman bu kadar kitabı ne yapıcam diye şimdiden kara kara düşünmeye başladım bile. Göçebe hayatı sürdürünce insanın her yerde mini kitaplıkları oluşuyor. Bir de bence şu çok ilginç. Hani hayatınızın belirli bir döneminde sadece bir parfümü kullanırsınız, sonra parfüm değiştirirsiniz, e tabi hayatınızda da değişimler olur. Sonra ne zaman o eski kokuyu duysanız, o günleri en baştan yaşar gibi oursunuz. Aynı şey şarkılar için de geçerlidir. İşte bu mini kitaplıklara bakınca ben de aynı şeyi yaşıyorum. Bunalımlar içinde geçen ayların Sylvia Plath'ları, neşeli günlerin fantastik edebiyat örnekleri... Kişisel tarihlerimiz kitap seçimlerimizde, kitaplıklarımızda saklı bana kalırsa.
OK: Öyle kesinlikle. Londra'da yaşıyorsun, bu mükemmel bir şey olmalı. Geçen sene geldiğimde her şey mükemmeldi. Londra kitapçılarından bahsetsene biraz. Belki okurlarımızdan birinin yolu düşer, rehberleri ol şimdiden.
N: Londra'da yaşamak gerçekten güzel bir şey. Bu yaş için iyi ama 10 sene sonra hala burada olmak ister miyim, bimiyorum. Kitapçılara gelirsek, bu konuda tek kelimeyle cennet gibi bir şehir. Ben genelde pazarları sabah kahvaltı sonrasında çıkıyorum. Sırf vitrin baksam da yetiyor. Detaylı kitap alışverişleri için iş çıkışlarını tercih ediyorum. Bookmarks bu aralar en sık uğradıklarım arasında. Bir de bildiğin gibi bu aralar Cambridge'e çok sık gidiyorum, oradaki küçük ama sevimli kitapçılar da son derece iyi.
OK: Bu aralar neler okuyorsun? En son bıraktığımda Rus Edebiyatı içinde iyice kaybolmuştun.
N: Hala öyle. Şu an Elif Batuman'ın Ecinniler kitabını okuyorum. Batuman gerçekten çok başarılı ama nedense Türkiye'de yeteri kadar tanınmıyor.
OK: Bence de öyle. Bu soru da adetten oldu artık, şu an masanın üzerinde yer alan kitapları söyler misin?
N: Şu an öğle arasındayım. Yemeğim erken bitti, şimdi bir şeyler okuycam. Ecinniler evde, şimdi A.S. Byatt'ın A Biographer's Tale kitabı var. Evliya Çelebi ile karşılaşmak ayrı hoş oldu bu kitapta. Öneririm size de. Masamda da senin önerin üzerine aldığım Woolf'un Jacob's room var. Bir de bür sürü kalem, kağıt, iş araç gereçleri.
OK: Kitap alışverişlerininasıl yapıyorsun peki?
N: İnterneti çok zorunda kalmadıkça kullanmıyorum. Türkçe kitapları ise gelirken getiriyorum. Geri kalan her kitabı da elimle özene bezene seçiyorum.
OK: Peki sen kitap okurken nasıl bir ortamı tercih ediyorsun. Biraz Londra'nın o kasvetli havasından bahset bize. Sen seversin zaten öyle havaları, ben de...
N: Ah evet! Buranın havası suyu tam bana göre. Evimi çok seviyorum. Gördün sen de. Küçük ama sevimli. Sıcak bir yuva adeta (: En sevdiğim yeri de kocaman pencerenin içine yerleştirdiğim yastıklarım. Sessiz yerleri seviyorum ben sanırım. Bir de Geniş kolları olan, içine gömülebildiğim açık mavi koltuğum. Evet sessiz yerlerde çok dinlenerek okuyabiliyorum fakat kafelerde ya da açık havada da okumama engel olan bir şey yok. Hepsinin yeri ayrı.
OK: Mükemmel bir söyleşi oldu. Hatta devamını getirmeliyiz bence. Sorulacak bir sürü soru var daha! Çok teşekkürler tatlım.
N: Ne demek, her zaman. Görüşmek üzere!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
