Londra'da Hafta Sonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra'da Hafta Sonu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Kasım 2013 Pazartesi

Londra'da Hafta Sonu, #6 - Green Park


Yakın zamana bir ödev teslimim var. Ama ben ne yapıyorum, elbette son gün gelene kadar kendimi ödev hariç her şeyle oyalıyorum. Sabahtan beri bin tane şeker yedim, havalara baktım, gelip geçen insanları izledim bir de blog yazısı yazmışım çok mu? 

Bir süredir güzel güzel yerler geziyorum. Hepsini de paylaşıyorum Twitter'dan, Instagram'dan, oradan buradan. Çok iddialı bir laf olacak ama çok samimiyim, 23 yıllık hayatımda gördüğüm en güzel ilk 5 yere girer sanırım Green Park. 

Bu Cumartesi klasik İngiliz havası kıvamındaydı, sabah şahane güzel bir güneşle uyandım. E hadi Hyde Park'a gidelim dedim. Ama bu sefer biraz akıllı davranıp beremi, eldivenimi de alıp çıktım sokağa. Jubilee Line üzerindeki Green Park istasyonunda erkek arkadaşımla buluştum. Ve pat! Park karşımdaydı. Ben biraz yürürüz, metro istasyonun dibinde de değildir herhalde diye düşünürken, bu ülkede 3 dakikada bir metro istsasyonu olduğunu unutmuştum. E tabi hava da kapamıştı o sıralarda, artık söylemeye gerek bile duymuyorum. İngiltere'de güneşin günlük ömrü 3 saat. Her neyse, başladık yürümeye. önce Green Park'ı gezeriz sonra da Hyde Park'a gideriz dedik. Tabii Green Park'ın da epey büyük ve şahane güzellikte olduğunu bilmiyorduk.

Park, bildiğimiz park. Ağaçlar devasa, orada burada sıcak içecek ve waffle satan kulübeler var. Çimler yeşil, üstü silme kahverengi yaprak. Yürü yürü bitmiyor. Bitiyor aslında ama pek de bitmesini istemiyorsunuz. Turistik de bir yer. Çıkışı Buckingham Sarayı'na açılıyor. Kalabalığı tahmin edersiniz. Biz herhalde 1-2 saat dolandık parkta. Sonrasında hem hava karardı (hava 4-5 gibi kararıyor), hem de Hyde Park için pek enerjimiz kalmadı.

Green Park Batı Londra'da. 19 hektarlık bir arazi üstünde. Hyde Park ve St. James Parkları arasında. Parkta sadece çok yaşlı ağaçlar bir de nergisler var. Nergisleri biz göremedik. Söylenene göre, çok çok eskilerde parkın şimdi bulunduğu alan vefat eden cüzzamlı kişilerin gömüldüğü yermiş. 18. yüzyıla kadar da Londra'nın epey dışında, pek de tekin olmayan kimselerin uğrak yeriymiş. 19. yüzyılda havai fişek gösterilerinin yer aldığı bir mekan olmuş.  (Bu bilgiler Wiki'den) 

Batı Londra'ya daha önce hiç gitmemiştim ancak gelir seviyesi epey yüksek kesimin burada yaşadığını duymuştum. Gördüm, öyleymiş. Yüzlerce mağazanın bulunduğu geniş caddeler var. Park haricinde ben pek sevmedim bu bölgeyi, mağazalar arasında bomboş dolaşmak sıkıcı geldi. Ama Noel zamanı tahminen pek ışıltılı olacaktır. O zaman bir daha gidebilirim. Bir de neredeyse tüm konsoloslukların bulunduğu bir yer var, yerin adını tam hatırlamıyorum. Bu sokaklarda da çok güzel minik bahçeler var. Ama özel mülk olduğundan girilemiyor. 

Cumartesi günü park, bahçe dolaşarak geçti anlayacağınız. Sonrasında da İtalyan restoranına gittik. Nasıl acıkmışsam bir dev pizzayı yedim. O günden geriye de bu fotoğraflar kaldı. Blog fotoğraflarında fotoşop var mı diye mail geliyor bazen, yok. Bilmiyorum zaten öyle afilli şeyleri. Konstrast ayarlarını yapıyorum sadece, onun için de bir program kullanmıyorum. Beğeniyorsanız, oley.

Bu arada, bu aralar Instagramı'ı epey aktif kullanıyorum ve gittiğim her yerin fotoğrafını çekiyorum. Bir de bol bol şekerleme fotoğrafı çekiyorum nedense. Kullanıcı adım: okuyankedi


13 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #1



Güzel bir Londra fotoğrafı bekliyordunuz biliyorum, ama maalesef bugün dışarı çıkacak gücü kendimde bulamadım.

Londra'ya geldiğimden beri koşuşturup duruyorum. Bir iki önceki yazıda da dediğim gibi, anca yerleşebildim, bloga da yeni yeni vakit ayırabiliyorum. Hafta içi genelde okul işleriyle geçip gidecek gibi görünüyor. Esas şehir turlarımı ise Cumartesi ve Pazar günlerine saklıyor olacağım. Ben de dedim ki, madem öyle ben de "Londra'da Hafta Sonu" diye yazmaya başlayayım, her hafta sonu yaptıklarımı fotğraflarla ekleyeyim. Eğlenceli olabilir gibi geldi, siz ne düşünürsünüz bilemedim. Bu Pazar başlamaya karar verdim.


Bugün felaket bir hava var. Çok yağmurlu, çok rüzgarlı, epey de soğuk. Sokakta pek insan yok. Zaten tahminen çoğu kişi Cumartesi gecesinin yorgunluğunu atamamıştır hala (Dün ilk defa Londra gecelerine şöyle ucundan bakayım dedim, epey hızlı, epey kalabalık, durmak bilmez gibi). Ben bir de her zamanki gibi, grip oldum. Hem de epey ateşlisinden. Tüm bunlara rağmen son iki üç gündür dinlenmek yerine sürekli sokaklarda dolandığımdan geçmedi de. Bari bu Pazar hazır hava da kötüyken evde kalayım dedim. Sabahtan beri nelerle uğraştığımı gösteren şey ise yukarıda gördüğünüz fotoğraf. Şimdi tek tek anlatayım, soldan sağa başlıyorum.

  1. Kırmızılı, harita gibi olan şey bir harita evet. İlk geldiğimde almıştım, kitapçık şeklinde. Gezilip görülesi yerlerin listeleri var, metro haritası var. Şehir rehberi yani. Bakkallarda bile satılıyor. Epey kullanışlı geldi bana. Neden masamın üstünde peki? Çünkü Londra'da gezilecek çok yer var. Her ne kadar benim zamandan yana pek bir sıkıntım olmasa da, aylık gezi planları yapmak işleri kolaylaştıyırıyor gibi. Ben de bu sabah oturdum masanın başına, önümüzdeki haftalarda sırasıyla nerelere gidebilirim, hangilerinden blogda nasıl bahsedebilirim diye liste yapmaya başladım.
  2. Şehir rehberinin yanındaki siyah Moleskine ise çocukluk arkadaşımın Londra'ya gelmeden önce uğurlama hediyesi. Kendisi de bir süredir bu defterleri düşüncelerini kaydetmek, sonra dönüp dönüp bakmak için kullanıyormuş. Yeni şehre elbette yanımda getirdim. Günlük benzeri bir defter tutma alışkanlığım normalde pek yoktur ama nasıl olduysa bu deftere yazmak bana kendimi çok iyi hissettiriyor. Belki de yeni geldiğim bu yerde çok da muhabbet edecek insan olmamasından olabilir. Bu arada, bu defteri bana hediye eden arkadaşım da "Dinleyen Mikrofon" adıyla blogda bir şeyler yazıyor olacak. Hatta yakın zamanda epilepsi ve bu hastalıkla yaşamak nasıl bir şeydir üzerine gerçekleştirdiğimiz bir söyleşiyi okuyabilirsiniz.
  3. Defter üstündeki sevimli mendil çok önemli çünkü dediğim gibi epey hastayım, çok burnum akıyor. Paketin arkasında şöyle yazıyor "Lots of posh parties to attend? Tissue for princesses who want perfection on the dance floor!" (Gidilecek bir sürü havalı parti mi var? Dans pistinde mükemmeli isteyen prensesler için mendiller) (: Hasta olunca çok mutsuz, çok huzursuz oluyorum ben. Bu yüzden desenli, kokulu bu pembe mendiller biraz daha iyi hissettiriyor kendimi.
  4. Siyah defterin yanında ise Paperchase'den aldığım ve çok çok memnun kaldığım kartuşlu kalem var. Bir süredir kartuşlu kalemleri kullanıyorum ve gerçekten herkese öneririm. Kartuşlu kalem nedir derseniz, ucu dolma kalem gibi. Ama sanırım mürekkep haznesi biraz daha farklı. Daha pratik, plastik tüpler var ve onu saplıyorsunuz, bittikçe de atıp yenisini takıyorsunuz. Metal dolma kalemler gibi ağır değil, ve çok daha hesaplı. Bir de Türkiye'de rastlamadığım ama burada her yerde bulabileceğim ellili renkli kartuş paketleri satılıyor hem de sadece 5-6 lira civarında bir fiyata. İşte kalemin yanında gördüğünüz 4 renkli tüp o paketten. Tabi kartuşlu kalem kullanıyorsanız, mürekkep kalitesi çok önemli çünkü bazı mürekkeplerin kağıt üstünde renkleri çok açılabiliyor, yazı okunmuyor kısa bir süre içinde.
  5. En sağdaki haftalık planlayıcı ise bu aralar hayatımı kurtarıyor, ajanda ile işbirliği içindeler. Ben bunu Ryman diye bir kırtasiye zincirinden aldım. Markası Emma Bridgewater. Hatta şimdi sitesine baktım gerçekten çok şahane şeyler var. Şuradan bakabilirsiniz siz de isterseniz. Elimin altında böyle bir şey olması, aman acaba bir şeyleri yapmayı unutuyor muyum paniğini ortadan kaldırıyor. 
  6. Haftalık planlayıcının üstünde, defterin arasından çıkmış iki kraliyet ailesi mensubu görüyorsunuz. Bu kartpostal, çiftin bebeklerinin doğumu şerefine basılmış. Ben galiba 10 kişiye falan bu karttan yolladım (: Gördüğünüz gibi hala da yollamaya devam ediyorum. Kart ve mektup yollamak epey kolay. Kırtasiyelerden uluslararası pul alıyorsunuz, genelde altılı olarak satılıyorlar. Maalesef şu an fiyatı unuttum. Her neyse, sonra yol üstünde bulunan kırmızı posta kutularına atıyorsunuz pul yapıştırılmış kartınızı ya da zarfı. Bu kadar. 1-2 hafta içinde alıcıya ulaşmış oluyor.
  7. O çok güzel desenli defter Jackie Paper'dan. Neden sürekli marka yazıyorum? Çünkü kırtasiye severlerin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Zaten tüm bu markaların daha detaylı yazılarını da hazırlamayı düşünüyorum vaktim olunca. Ben bu markanın desenlerine bayılıyorum, kağıt kaliteleri de pek güzel. Sitesi kapanmış, ama şuradan bir kısım ürünlere bakabilirsiniz sanırım. Bu deftere de derslerin haftalık okumalarıyla ilgili not alıyorum. Eğer böyle yapmazsam her şey birbirine karışacakmış gibi geliyor. 
  8. Ve Cadbury. Ben hayatımda böyle güzel çikolata yedim mi bilmiyorum. Ama artık bir dur demem lazım. İngiltere'ye gelmeden önce hiç bu markayı tatmamıştım. Türkiye'de satılıyor mu onu da bilmiyorum. Özellikle benim gibi sütlü çikolata sevenler için bulunmaz bir şans girdiğim her markette yirmiye yakın çeşidini bulmak. Tabi bir de yaklaşan Cadılar Bayramı ve yılbaşı nedeniyle tam gaz çalışıyorlar, yeni yeni paketler görüyorum her gün. Bu arada, Cadılar Bayramı Londra'da nasıl kutlanıyor, neler yapılıyor'a dair bir yazı yakında blogda olacak (:
  9. Kitap arasında ise yazılmayı bekleyen bir mektubun zarfını görüyorsunuz. Mektup-kart işini en az mail, telefon mesajı kadar sık kullanıyorum. Çok inandırıcı gelmiyor olabilir ama bence siz de deneyin, çok daha eğlenceli.
  10. Ve şu aralar elimden düşürmediğim kitap. Gittiğim yerler hakkında bir şeyler okumayı herkes gibi ben de oldum olası sevmişimdir. Ian Mortimer ise İngiliz tarihi konusunda epey bilinen bir isim. Kitabın henüz Türkçe çevirisi yok. Ben bunu Kindle almadan önce Waterstone's'dan almıştım, hatta ikinci kitap yarı fiyatına indirimi vardı. Kitap neyi anlatıyor peki? Dili eğlenceli. Elizabeth dönemi İngiltere'sine ışınlansak nerede yaşardık, ne yerdik, ne giyerdik anlatılıyor. Mortimer bu kitaptan önce bir de Orta Çağ İngiltere'sine dair benzer bir kitap hazırlamış, o da epey sevilmiş. Aklınızda bulunsun, benim çok hoşuma gitti.
İşte böyle. Merak etmeyin, her haftasonu böyle dört duvar içinde olanlardan bahsedecek değilim. Londra'da gezip görülecek bin tane şey var. Bugünkü dışarı çıkmama kararımı ise yağmura ve gribe bağlıyorum. Şimdi burada saat 16:30. Artık kafamı toplayıp çalışmam lazım. Günün yarısını ıvır zıvır bin tane şeyle oyalanıp bitirmişim bile. 

Gelecek hafta sonlarında, Londra sokaklarında görüşmek üzere.