Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Londra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ocak 2014 Cumartesi

St. James's Park ve Sincaplar


Geçenlerde bu yeşilliğin ortasına düştü yolum. Yanımda fotoğraf makinem yoktu, bu nedenle cep telefonuyla çekilmiş fotoğraflar gösterebiliyorum sadece size. Görüntü kalitesi pek de şahane olmayan bu fotoğraflar bile mekanın güzelliğine gölge düşüremez bence.

Her ne kadar bahçe düzenlemesi, peyzaj gibi konular epey ilgimi çekse de pek bilgim yok. Yine de artık Londra'daki her parkın farklı bir düzeni, hatta karakteri olduğunu anlayabiliyorum. St. James's Park, Londra'da bulunan 8 büyük park arasında en eskisi. Her sene 5.5 milyon kişi bu parkta dolaşıyor. Elbette Avrupa'nın en popüler parkları arasında.



Bu yer benim gezip gördüğüm ve en sevdiğim parklardan biri oldu. Düzenlemesi biraz dağınık, bu nedenle daha doğal. En üstteki fotoğrafta da gördüğünüz üzere içerisinde minik minik göletler bile var. Bu göletlerden birinin üstüne kurulmuş köprüden görülen London Eye ise manzarayı mükemmel kılıyor.

Parkta çoğunlukla pek yaşlı çınar ağaçları var. Gövdeleri o kadar kocaman ki, kökleri tüm Londra'nın altını dolanıyordur diye düşündüm ben. Sincaplar ise benim favorim oldu. O kadar evcilleşmişler ki, parkın ziyaretçilerinin peşini bırakmıyorlar, eğer ellerinde yiyecek varsa tabii. Bizim yanımızda verebileceğimiz herhangi bir şey olmadığından pek yüz vermediler. İnternette okuduğuma göre tilki de yaşıyormuş parkta ama biz denk gelmedik. Tahminen geceleri ortalarda dolanıyorlar. Parkın en ünlü ev sahipleri ise yeşil başlı ördekler. 



Bildiğiniz üzere Londra'da hava hep kapalı, yağmurlu. Hatta garip bir şekilde bulutlar sanki yer yüzüne daha yakın gibi, ya da bana öyle geliyor artık. Bahar geldiğinde bu parklar daha da güzel olacak tahminen, merakla bekliyorum!

1 Ocak 2014 Çarşamba

Londra'da Yılbaşı Kutlaması

havai fişek gösterisi elbette BBC'den canlı olarak yayınlandı

Şahsen ben ne zaman yılbaşı programımı ev dışarısında yaptıysam büyük hüsrana uğradım. Hele kalabalık, kapalı mekanlarda anlamsız mutluluk patlamalarından epey bunalmıştım. Zaten uzun süredir de hep ev ortamlarında, genellikle de ailemin yanında kutladım. Bu sene bildiğiniz üzere Londra'dayım ve yıllardır duyduğum, televizyondan izlediğim o meşhur kutlamalara katılmak istedim. Ve her şey bu istekle başladı.

Dün, yani yılın son gününde akşam 6 gibi arkadaşlarımızla buluştuk. Toplamda 6 kişiydik, şehrin yabancılarıydık. Hepimiz merakla Londra usulü yeni yıla girmeyi merak ediyorduk ama nedense hiçbirimiz internetten konuya dair bir şey okumamıştık. Tek bildiğimiz çok da kalabalık olmadan London Eye'a yakın olan köprüde olmamız gerektiğiydi. Öyle de yaptık. Çünkü belli bir kalabalıktan sonra gösteriyi izleme alanlarına girişler kapatılıyor. Öncesinde buluştuğumuz noktadan yürüdük, bir şeyler yedik. Çok çılgın bir kalabalık da yoktu hani. Ta ki köprüye gelene kadar.

Havai fişek gösterisini izleyebileceğiniz alanlar trafiğe kapatılmıştı, köprü de tabii. Her neyse, biraz daha yavaş yavaş yürüdük, köprüde bir noktada durduk. Köprüde durduğumuzda da yüzümüz London Eye'a, sırtımız Big Ben'e dönüktü. Tabi bu kadar yakınımızda dev bir saat kulesi olunca dakikalar pek de hızlı geçmedi.  Saat 7 civarlarında bir noktaya sabitlenmiştik bile. Dedim ya, geçen yılların kutlamalarına dair hiçbir şey okumadık, biz sandık ki gece yarısına kadar bir şeyler olur, onları izleriz eğleniriz. Öyle değilmiş. Tam 5 saat boyunca köprüde, hareket etmeden bekledik. Arkadaşlar, muhabbet güzeldi de bir noktadan sonra doğal olarak yakınmaya ve üşümeye başladık. Ve gece yarısına kadar hiçbir şey olmadı. Sürekli renk değiştiren London Eye'ı ve hafif hafif çalan müziği saymazsak.


Son 1 saate girdiğimizde yeni yıl heyecanıyla garip bir enerji geldi bize, hareketlenmeye, yerimizde pıtı pıtı dans etmeye başladık. Aramızdan bazıları tuvalete gitme cesaretini gösterdi. Her birinin dönmesi ortalama bir saat sürdü. Her neyse, son 10 dakikada artık epey merakla bekliyorduk. Asıl merak ettiğimiz şey elbette, 5 saat soğukta beklediğimiz gösterinin nasıl bir şey olacağıydı. Ha tabi bu arada sonlara doğru 20 dakika boyunca sağanak yağmur yağdı. Klasik bir Londra gecesiydi anlayacağınız.

Ve geriye sayım. Son bir dakikada ışıklar epey azaldı. Sanki şehir hop diye susuverdi. Arkadan da gerilim filmi müzikleri yayınlamaya başladılar. Benim ciddi ciddi kalp atışlarım hızlandı. Ve 10-9-8-7-6-5-4-3-2-1! Önce çok sakin başladı havai fişekler. İlk 1 dakika birbirimize bakıp, bunun için beklemiş olamayız bile dedik. Ve sonrasında bizi utandıracak o gösteri başladı. Öyle bir gösteri ki şaşkınlıktan birbirimize sarılıp yeni yılı kutlamayı bile unuttuk. Tam 11 dakika sürdü. Çalan müziğin ritmiyle de uyumluydu havai fişekler. Çok çok güzeldi. Tüm yorgunluğa, soğuğa rağmen iyi ki beklemişiz dedik. 



Havai fişek gösterisi sonrası insanlar evlerine dağılmaya başladı. Kalabalığı anlatmanın imkanı yok. Geçen senelerde gösterinin izlenebileceği yerlerde 250.000'e yakın insan toplanmış. Tüm bu kalabalığa rağmen ben hiçbir tatsızlığa denk gelmedim. Gecenin sonunda da herkes sakin sakin evlerine döndü. Peki  o kadar insan nasıl döndü? Zaten gece boyunca ulaşım konusunda anonslar yapıldı. Merkezdeki metro duraklarının doğal olarak çok kalabalık olacağını, en iyisinin biraz da yürüyüp merkez dışındaki metro duraklarını kullanmak olacağı söylendi. Ben zaten yürüyerek gidebiliyorum evime, arkadaşlarım da benime geldi ve oradan metroya bindiler. Gösterinin yapıldığı yere en yakın metro istasyonunun girişinde en az bin kişilik bir kalabalık vardı! Biz sakin sakin yürüdük ve geceyi yorgun, yanaklarımız soğuktan kızarmış ama epey mutlu noktaladık.


Londra'da bu yılbaşı benim için epey özeldi. Hem pek sevdiğim bu şehrin en geleneksel kutlamasında yer aldım, hem de erkek arkadaşımla beraber ilk yeni yıl kutlamamızdı. Bir de pek sevdiğim insanlar vardı yanımda. Giydiğim ayakkabı ayağımı vurmadı, dudak nemlendiricim yanımdaydı ve uykum erkenden gelmedi. Daha ne ister bir insan (:

Fotoğraf makinemi dün gece yanıma almadığım için maalesef size çok güzel fotoğraflar gösteremiyorum. Ancak havai fişek gösterisinin tamamını  (11 dakika) şu videodan izleyebilirsiniz. Kesinlikle izlmenizi öneririm!

Herkese profiterol içindeki krema tadında bir 2014 diliyorum.

21 Aralık 2013 Cumartesi

Bu hafta Instagram

Bundan sonra Instagram'da paylaştığım fotoğrafları bloga da koymaya karar verdim. Belki hoşunuza gider bol Londralı kareler (:

Burada sevdiğim peyniri bulmakta epey zorlandım. Sonunda çocuklar için epey süslü paketlerde satılan bu yuvarlakları buldum. Kaşar ve krem peyniri arası bir tadı var. Paketleri tadından daha leziz bana kalırsa.

Şeftalili ürünlere her zaman zaafım oldu. Bu duş kremi ise bugüne kadar en başarılı bulduğum şeftali kokusu taklidi sanırım. Hani epey eskiden şeftalili Spice Girls lolipopları vardı, içinden çıkartma çıkardı. İşte o kokunun aynısı.

Neredeyse iki gün aralıksız mektup yazdım. Yılbaşı tebrikleri de eklenince neredeyse bir tükenmez kalemi yarıladım. Yoruldum ama sonuçtan memnunum.

Bu aralar yine çok fazla çay ve kahve içiyorum. Geçen sene kahveye koyduğum şekeri pat diye sıfırladığımdan beri içim rahat bir şekilde içiyorum ama içmemeliyim. Bu konuda kendimden şikayetçiyim. Sanırım tek 'kötü' alışkanlığım kahve ve bazen çay.

Bu hafta güzel gezdik tatili fırsat bilip. Havada bir değişiklik yok, gri ve soğuk. Karşınızda ünlü London Eye. Binemedik hala, önünden geçip duruyoruz sadece. 

Londra'nın en sevdiğim parklarından biri. St.James Park. Diğer parklara nazaran daha dağınık, daha az planlı. Bu nedenle çok daha doğal. İçinde bir de minik göletler ve yüzlerce sincap var. Ördekler de var hatta. Hava kapalı olmasına rağmen çok güzel dolaştık, keşke yanımızda yiyecek bir şeyler olsaydı da sincapları besleseydik dedik, evet o kadar evcilleşmişler (:

Koca kuyruğuyla tombul bir sincap yine bir şeyler kemiriyor.

Nadir güneşli günlerden birinde uzun yürüyüş sırasında kendimizi şehrin en turistik yerlerinden birinde, St.Paul's de bulduk. Çok heybetli bir bina, bak bak bitmiyor. Güneş tam da burada biraz kemiklerimizi ısıttı.

Waterstones'da bulduğum Matildalı şey. Kitap ayracı ya da duvar süsü, ne olduğundan emin değilim ama ben pek sevdim. Bir şey Matildalı olur da sevilmez mi?

İngiltere'nin en eski, en ünlü şekerci dükkanlarından biri Hardy's. Bir arkadaşımıza yollamak için çikolata aldık buradan. Dükkanın içindeki renkler, kokular her şey o kadar şahane ki, anlatmak epey zor. En kısa zamanda bir daha gitmeyi planlıyorum.

Ve evet, tekrar okuyorum Harry Potter'ın son kitabını. Yanında da sade kahve. Bu kapak tasarımını görmemiştim, ben çok çok beğendim. Bu da bitince ne olacak bilmiyorum, bana acilen yeni seri bulmak lazım. Bu aralar Harry Potterlı, Yüzüklerin Efendisili günlerimi çok özlüyorum. Belki Taht Oyunları'na tekrar başlarım.

Ve Big Ben!

Cumartesi sabahı kahvaltısı. O kadar karanlıktı ki hava sabah olduğuna inanmak zor. Bu kitabı da okuyorum bir yandan, birilerini beklerken okumak için almıştım bir anda, sevdim. Büyük aile kahvaltılarını çok özlediğimi fark ettim.

Ve yine London Eye. Bu sefer daha yakından. London Eye fotoğraflarını çok seviyorum galiba (:

Boşluklar

Bazen oluyor bana böyle. Pek severek ilgilendiğim blogdan uzaklaşıyorum. Hem de bir sebebi olmadan. Artık gündelik işlerin getirdiği bıkkınlık mı, Londra'nın yer yer taammül edemediğim gri havası mı yoksa başka bir şeyler mi bilmiyorum. Daha önce de olmuştu böyle, 1 yıla yakın bloga uğramamıştım. Sonradan da pek pişman olmuştum. Şu an içinde bulunduğum ilgilenmeme halinden de ileride pişman olurum diye ödüm patlıyor. Günlük tutabilen bir insan olmadığımdan, blog aslında benim bir bakıma hatırlarımı bir arada tutan yer gibi gibi.  

Hal böyle olunca bir süredir yazamadım bloga. Bir de sanki artık hep kendimi tekrar ediyorum gibi hissediyorum. Bakalım, kısmet. Belki gelip geçici bir histir, eski tempomu yakalarım.

Umarım güzel kış günleri geçiriyorsunuzdur. Benimki fena gitmiyor ama biraz boğucu gibi. Fotoğraf St. James Park'tan. Azıcık London Eye'ı da görebilirsiniz ortada dikkatli bakarsanız. 

(:

7 Aralık 2013 Cumartesi

Londra'yı mesken tutan kitaplar listesi

Londra'ya geleli neredeyse 3 ay olacak. Bazen çok kalabalık, bazen çok aceleci, bazen de çok soğuk geliyor şehir. Tüm bunlar bu şehrin hayatımda gördüğüm en güzel yerlerden biri olduğu gerçeğini değiştirmiyor.

Bu aralar epey yoğunum, bloga pek vakit ayıramıyorum maalesef. Aklımda birkaç kitap listesi vardı, ilki bu olsun. Londra'yı görmüş sevmiş olanlara şehri hatırlatsınlar, görmemiş olanlara da gelecekleri güne kadar yoldaş olsunlar.

Ben Goodreads'de listeler kısmında "London" diye arattım. Birkaç liste çıktı karşıma, beğendiğim 20 taneyi seçtim. Umarım siz de seversiniz.





  1. İki Şehrin Hikayesi - Charles Dickens
  2. Noel Şarkısı - Charles Dickens
  3. Yokyer - Neil Gaiman
  4. Sherlock Holmes'un Maceraları - Arthur Conan Doyle
  5. London - Edward Rutherfurd
  6. Mrs. Dalloway - Virginia Woolf
  7. Oliver Twist - Charles Dickens
  8. Possession - A.S. Byatt
  9. İnci Gibi Dişler - Zadie Smith
  10. Cumartesi - Ian McEwan
  11. Jonathan Strange & Mr. Norrell - Susanna Clarke
  12. A Bear Called Paddington - Michael Bond
  13. Zaman Makinesi - H.G. Wells
  14. Üçüncü Kız - Agatha Christie
  15. 31 Dream Street - Lisa Jewell
  16. Bridget Jones'un Günlüğü - Helen Fielding
  17. Sweeney Todd: Fleet Sokağının Şeytan Berberi - Stephen Sondheim
  18. Akıl ve Tutku - Jane Austen
  19. David Copperfield - Charles Dickens
  20. Howards End - E.M. Forster

18 Kasım 2013 Pazartesi

Londra'da Hafta Sonu, #6 - Green Park


Yakın zamana bir ödev teslimim var. Ama ben ne yapıyorum, elbette son gün gelene kadar kendimi ödev hariç her şeyle oyalıyorum. Sabahtan beri bin tane şeker yedim, havalara baktım, gelip geçen insanları izledim bir de blog yazısı yazmışım çok mu? 

Bir süredir güzel güzel yerler geziyorum. Hepsini de paylaşıyorum Twitter'dan, Instagram'dan, oradan buradan. Çok iddialı bir laf olacak ama çok samimiyim, 23 yıllık hayatımda gördüğüm en güzel ilk 5 yere girer sanırım Green Park. 

Bu Cumartesi klasik İngiliz havası kıvamındaydı, sabah şahane güzel bir güneşle uyandım. E hadi Hyde Park'a gidelim dedim. Ama bu sefer biraz akıllı davranıp beremi, eldivenimi de alıp çıktım sokağa. Jubilee Line üzerindeki Green Park istasyonunda erkek arkadaşımla buluştum. Ve pat! Park karşımdaydı. Ben biraz yürürüz, metro istasyonun dibinde de değildir herhalde diye düşünürken, bu ülkede 3 dakikada bir metro istsasyonu olduğunu unutmuştum. E tabi hava da kapamıştı o sıralarda, artık söylemeye gerek bile duymuyorum. İngiltere'de güneşin günlük ömrü 3 saat. Her neyse, başladık yürümeye. önce Green Park'ı gezeriz sonra da Hyde Park'a gideriz dedik. Tabii Green Park'ın da epey büyük ve şahane güzellikte olduğunu bilmiyorduk.

Park, bildiğimiz park. Ağaçlar devasa, orada burada sıcak içecek ve waffle satan kulübeler var. Çimler yeşil, üstü silme kahverengi yaprak. Yürü yürü bitmiyor. Bitiyor aslında ama pek de bitmesini istemiyorsunuz. Turistik de bir yer. Çıkışı Buckingham Sarayı'na açılıyor. Kalabalığı tahmin edersiniz. Biz herhalde 1-2 saat dolandık parkta. Sonrasında hem hava karardı (hava 4-5 gibi kararıyor), hem de Hyde Park için pek enerjimiz kalmadı.

Green Park Batı Londra'da. 19 hektarlık bir arazi üstünde. Hyde Park ve St. James Parkları arasında. Parkta sadece çok yaşlı ağaçlar bir de nergisler var. Nergisleri biz göremedik. Söylenene göre, çok çok eskilerde parkın şimdi bulunduğu alan vefat eden cüzzamlı kişilerin gömüldüğü yermiş. 18. yüzyıla kadar da Londra'nın epey dışında, pek de tekin olmayan kimselerin uğrak yeriymiş. 19. yüzyılda havai fişek gösterilerinin yer aldığı bir mekan olmuş.  (Bu bilgiler Wiki'den) 

Batı Londra'ya daha önce hiç gitmemiştim ancak gelir seviyesi epey yüksek kesimin burada yaşadığını duymuştum. Gördüm, öyleymiş. Yüzlerce mağazanın bulunduğu geniş caddeler var. Park haricinde ben pek sevmedim bu bölgeyi, mağazalar arasında bomboş dolaşmak sıkıcı geldi. Ama Noel zamanı tahminen pek ışıltılı olacaktır. O zaman bir daha gidebilirim. Bir de neredeyse tüm konsoloslukların bulunduğu bir yer var, yerin adını tam hatırlamıyorum. Bu sokaklarda da çok güzel minik bahçeler var. Ama özel mülk olduğundan girilemiyor. 

Cumartesi günü park, bahçe dolaşarak geçti anlayacağınız. Sonrasında da İtalyan restoranına gittik. Nasıl acıkmışsam bir dev pizzayı yedim. O günden geriye de bu fotoğraflar kaldı. Blog fotoğraflarında fotoşop var mı diye mail geliyor bazen, yok. Bilmiyorum zaten öyle afilli şeyleri. Konstrast ayarlarını yapıyorum sadece, onun için de bir program kullanmıyorum. Beğeniyorsanız, oley.

Bu arada, bu aralar Instagramı'ı epey aktif kullanıyorum ve gittiğim her yerin fotoğrafını çekiyorum. Bir de bol bol şekerleme fotoğrafı çekiyorum nedense. Kullanıcı adım: okuyankedi


11 Kasım 2013 Pazartesi

Londra'da Hafta Sonu, #5 - The Borough


Bu Pazar hava çok acayipti. Uyandım, pencereden bakıp güneşi görmemle hemen aklıma binbir türlü açık hava gezmesi geldi. Bu mutlulukla kendime mantarlı domatesli omlet bile yaptım. Sonra dışarı çıkmamla anladım ki, bu güneşli hava, hani güneşli gözüküp de soğuktan titreten sinsi soğuk havlardanmış. Neyse, gün boyu etrafta dolanmamızı çok da sekteye uğratmadı soğuk ama akşam 10 gibi 5 dereceye kadar düşünce, bugünü soğuktan çatlamış dudaklarımı kemirmekle geçirtti.


İşte ilk üç fotoğraf o güneşli anlara ait güzel fotoğraflardan. İlk fotoğrafta solda gördüğünüz bisikletleri ücret karşılığında kiralayabiliyorsunuz. Şehrin neredeyse her yerinde bu 'bisiklet garajları'ndan var. İkinci fotoğrafta gördüğünüz yer ise epey eski bir pub, adı The Roebuck. Zamanında ikinci katında Charlie Chaplin'in sahne aldığına dair rivayetler var. Ve evet, tepesinde o sarı şey bir gülen surat (: Üçüncü fotoğrafta görünen kilisenin adı da St. George the Martyr Southwark. Pek güzel bir kulesi var ve fotoğrafta göründüğünden daha büyük.



Peki buralar nereler? İlk üç fotoğrafın çekildiği yerin birçok adı var. Bankside, The Borough benim bildiklerimden. Southwark'a bağlı. Southwark'ı belediye olarak düşünebiliriz sanırım. Borough metro istasyonundan çıktığınızda, birazcık dolandığınızda görebileceğiniz yerler bunlar. 'Borough' tam İngiliz aksanıyla, baraa diye okunuyor bu arada. Son a'nın ucu epey açık (: Biraz ilerisi London Bridge, yani Londra Köprüsü, ve yine aynı adla anılan metro istasyonu var. Biraz karışık anlattım farkındayım, kusura bakmayın. Tüm bu semte genel olarak Bankside deniyor bildiğim kadarıyla. Thames nehrinin güneyinde, altında kaldığı için.

Bu bölge gündüzleri gezmek için son derece keyifli. Sürekli bahsettiğim bir türlü yazısını hazırlayamadığım ünlü Borough Market'a da pek yakın. Öyle çok turistik değil, daha çok ofisler var. Bir de yürümesi pek güzel yollar, minik parklar var. Londra'nın her yerinde sıklıkla karşıma çıkan yemek zincirleri burada da var. Ama ben (eğer açıksa) Borough Market'tan yemek almayı tercih ediyorum. Hem epey değişik tatlar denemiş oluyorum hem de sokak yemeği her zaman daha keyifli bence.

Pazar gününün güneşli kısmı daha çok Borough'da geçti işte. Sonra birkaç alışveriş için daha merkeze, Oxford Street'e gittik. Her zamanki gibi aşırı kalabalıktı. Yılbaşı süslemeleri başlamış bile! İşte buna çok şaşırdım. Günü zirvede kapattık, kebap yedik söylemesi ayıp (: Açıkçası özleyeceğimi tahmin ediyordum ama bu denli bir yemek hasreti beklemiyordum. Pek mutlu oldum. Belki biraz abarttığımı sanabilirsiniz bu yemek konusunu ama gerçekten bu konuda zor zamanlar geçiriyorum. Yemek seçen biri ve aynı zamanda yemek yemeyi çok seven biri olmamın sonuçları sanırım bunlar. 1.5 aydır ton balığı ile besleniyorum ve bu durumdan hiç memnun değilim. 



Her neyse, ne diyordum. Hah işte biraz Borough, biraz Oxford Street, biraz da Golders Green'deydik dün. Bu kadarla yetinmemiş bir de arkadaşlarımızı görmek için Doğu Londra'ya gitmişiz, şu an farkettim ama Doğu Londra'dan bambaşka bir yazıda bahsetmek istiyorum. Yukarıda gördüğünüz binalar da Golders Green'den.

Bu hafta da ne çok turistik bir yer anlattım ne de şahane Londra tüyoları verdim. Sadece gezip gördüğüm yerleri anlattım, bir turist gibi değil de artık Londra'da yaşayan, havasından bunalmış biri gibi (: Bundan sonra belki de daha detaylı notlar almalıyım. En azından fotoğrafları beğenmişsinizdir diye umuyorum.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Josie Shenoy İlustrasyonları


Uzun süredir aklımda bu yazıyı yazmak, kısmet bugüneymiş.

Geçen haftalarda bir Cuma akşamı Thames üstündeki köprülerden birinin ayakları altında dolanıyorduk, tam olarak neredeydik hatırlamıyorum, pek de bilmiyorum açıkçası. Sonra minik tahta kulübelerden oluşan bir yer gördük, 10-15 minik dükkan, neredeyse hepsi dükkan sahipleri tarafından hazırlanmış ürünlerini satıyordu. Ben tabi koşarak ilk gördüğüm yere girdim, erkek arkadaşım da peşimden geldi.

En çok Londralı sanatçı Josie Shenoy'un çalışmalarının satıldığı dükkanı sevdim. Tahminen başka sanatçıların da eserleri vardı, ben hemen Shenoy tarafından tasarlanmış bir kart kaptım. Paketini bile açmaya kıyamıyorum. Sitesinden tüm çalışmalarına baktım. Saatlerce de bakabilirim. Gerçekten gözlerimi alamıyorum. Böyle güzel işler yapan insanlara çok özeniyorum galiba bir yandan da. Aslında ben de işimi seviyorum ama bu iş bir başka (:

Sanatçının sitesine şuradan gidebilirsiniz. Alışveriş seçeneği var ancak sadece büyük boy baskılar satışa sunulmuş sanırım şu an için.

Bahsettiğim dükkanların tam yerini de öğrenir öğrenmez söylerim size de. Umarım siz de beğenmişsinizdir.

Londra'da Hafta Sonu, #4 - Golders Green


Maalesef geçen haftanın 'Londra'da Hafta Sonu' yazısını anca bugün yazabiliyorum, kusura bakmayın. İşler güçler arasında öyle bir kayboldum ki kendim bile anlayamıyorum.

Geçen hafta, bir de şuraya gidelim bari diyerek Golders Green'e gittik. Hani Londra'nın en bilinen, en popüler yeri mi? Hayır değil ama ben çok çok sevdim. Kendimi tekrardan İstanbul ya da İzmir, ama galiba özellikle İzmir'in tanıdık mahallelerinden birinde gibi hissettim.

Golders Green, 3. Zone'da (Londra, metro haritasında zone'lara ayrılmış durumda), Northern Line üstünde. Benim kaldığım yere metroyla yarım saat uzaklıkta. Metro yolculuğunu Heidi okuyarak değerlendirdim, çok da güzel oldu (: Ama işte metroda bir şeyler okumanın da en fena yanı dalıp, ineceğiniz istasyona geldiğinizi anlayınca koşarak metrodan atlamanız.

Golders Green'i bu kadar sevmemin sebebi sanırım yavaş yavaş içimde büyüyen memleket hasreti ve Golders Green'i aşina olduğum mahallere benzetmemdi sanırım. Eski binalar, dar kaldırımlar, butik benzeri dükkanlar bana 23 yıl boyunca yaşadığım yerleri hatırlattı. Ama tam istediğimiz gibi gezemedik çünkü hava aşırı soğuktu. Mesela çok güzel parklar var, oralar bir sonraki Golders Green gezimize kaldı. Bir de o kadar fazla ikinci el eşya datan dükkan var ki. Çoğu da hayır kuruluşları için satılıyor. Yılbaşı gibi hediye alma dönemlerinde tahminen epey kalabalık oluyorlardır.


Kimler sevebiliri burayı? Sakin bir muhit Golders Green, epey eski bina var. Benim gibi bina fotoğrafı çekmeyi sevenler için bir cennet. Çok sayıda kafe ve restoran da var. Biz mesela dolaşmadan önce bir kafede oturup İtalyan kahvaltısı yaptık. Bir de çok sayıda kuaför var. Adım başı var hatta. Tüm gününüzü Golders Green'e ayırmak ister misiniz bilemem ama güzel havada gidip, yanınıza da atıştırmalık ve okumalık bir şeyler alısanız, bence Golders Hill Park'ta epey güzel bir gün geçirebilirsiniz.

Burada havalar iyice bozdu. Hem soğuk, hem yağmurlu, hem rüzgarlı. Daha kötü nasıl olabilir bilmiyorum. Bu kötü hava da insanın kursağında bırakıyor tabii hafta sonu gezmelerini. Bakalım, yarın biraz daha güzel olursa hava belki size epey güzel ve ünlü bir yerlerin yazısını yazarım (:

27 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #3 - British Library


Bugün çok güzel bir gündü. Gerçekten. Her ne kadar yarın Londra'yı vuracak olan dev fırtınanın alametleri yavaştan kendini belli etse de, ayaklarımız yer yer yerden kesile kesile erkek arkadaşımla dolandık durduk. Fotoğraflarla anlatayım.

Bugünkü planımız, istasyonda buluşup British Library'e gidip kütüphane kaydını yaptırmaktı. Nedense ben açıktır diye tahmin ettim ama tahmin edilebilir bir şekilde kayıt ofisi kapalıydı, ama olsun. Çok çok güzel gezdik, bir de bonus olarak şahane bir sergi yakaladık. Neyse ben en baştan anlatayım. 

British Library'e, pek ünlü kütüphaneye gidebilmek için (metro kullanacaksanız eğer) Northern Line üzerindeki King's Cross St. Pancrass istasyonunda inmeniz gerekiyor. Ben daha önce hiç bu taraflara gitmemiştim, şahane güzelmiş. Metro istasyonundan çıkıp sağa doğru yürüdüğünüzde yukarıda gördüğünüz devasa bina ile karşılaşıyorsunuz, otel. Sonra 1-2 dakika daha yürüdüğünüzde işte karşınızda British Library. 



Çok da güzel bir bahçesi, var. Avlu gibi olan bu yerin ortasında "The Last Word (Son Söz)" adlı cafe bulunuyor. Hem havanın serinliğinden hem de günün Pazar olmasından dolayı çok kalabalık değildi. Güneşli günlerde, çalışmaya ara verip portakal suyu içmek için şahane bir yere benziyor.



Biraz buralarda dolandıktan sonra içeri girdik, gerçekten çok çok büyük bir yer. İçeride fotoğraf çekemedim pek, birinin çıkıp "Yasak!" demesinden korktum sanırım. Dediğim gibi, kayıt ofisinin kapalı olduğunu öğrenince biz de birazcık dolaşalım madem dedik. İyi ki de demişiz, son zamanlarda gezdiğim en minik, en sevimli sergiye denk geldik.

Serginin adı, "Picture This: Children's Illustrated Classics (Bunu Resmet: Çocuk Klasikleri İlustrasyonları)". 4 Ekim'de açılmış, 26 Ocak'a kadar devam edecekmiş, giriş ücretsiz. The Folio Socety'nin katkılarıyla hayata geçirilen bu sergide 20. yüzyılın en popüler 10 çocuk klasiğinin ilustrasyonlarının ilk hazırlandıkları zamanki halleri ve yıllar sonra, bugün, günümüz ilustratörleri tarafından nasıl yorumlandıkları gözler önüne seriliyor. Çok afilli cümleler kurdum ama başka nasıl anlatılır bilemedim. Peki bu 10 kitap hangileri?
Hobbit, Peter Pan, Paddington Bear, The Wind in the Willows, Just So Stories, Charlie and the Chocolate Factory (Charlie'nin Çikolata Fabrikası), The Railway Children (Demiryolu Çocukları), The Secret Garden (Gizli Bahçe), The Borrowers (Minik Kahramanlar), The Iron Man. Benim en sevdiklerim elbette The Borrowers ve Charlie and the Chocolate Factory oldu. Erkek arkadaşımsa Iron Man'in başından ayrılamadı. Bir de şey çok hoşuma gitti, küçük bir sergi olmasına rağmen, 3-4 tane minik ekran ve bu ekranlara bağlı kulaklıklar vardı. Klasik çocuk hikayelerini günümüzde tekrar resimleyenlerin deneyimlerini kendi ağızlarından dinleyebiliyordunuz. Dil seçeneği var mıydı tam hatırlayamıyorum.


Fotoğraf çekmek bu bölümde özellikle yasak olduğundan maalesef size gösterecek bir şeyim yok, ama şuradan serginin sitesine gidebilirsiniz. Şuradan da neredeyse bizim sergide gördüğümüz tüm çizimleri görebilirsiniz (sayfanın sağındalar). Burada da The Telegraph'da sergiye dair yayınlanmış bir yazı var (İngilizce), buradan da çizimleri inceleyebilirsiniz. 

Sergi çok kalabalık değildi, gezenler genellikle orta yaş ve üzeri insanlardı. Nostalji herkesin hoşuna gidiyor demek ki (: Bir de sergiye annesiyle gelen, yere uzanıp kitap ilustrasyonlarına bakıp bakıp kendi defterine bir şeyler çizen bir kız vardı, bayıldım. Kütüphanenin satış mağazasında sergiye özel ürünler de satılıyor. Yüksek fiyatlar (ya da bizim kısıtlı bütçemiz) nedeniyle biz sadece acıklı gözlerle uzaktan bakabildik. Olur da yolunuz Londra'ya, bir de British Library'e düşerse Ocak sonuna kadar, mutlaka gidin bir bakın derim bu sergiye. Hatta gidecekseniz birazcık da para biriktirin ve Winnie the Pooh'lu seramik tabak-kupa takımından satın alın, benim yerime de demli bir çay için, yanında da poğaça yiyin.

Londra'daki bir başka Pazar günü de böyle geçti. Güzel geçti. Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir. Belki kütüphane içinden fotoğraf bekleyenler hayal kırıklığına uğradı, kusura bakmayın. Kaydımı yaptırıp içeri girebilsem fotoğraf çekecektim ama kısmet değilmiş. Belki de çekemeyecektim, izin veriyorlar mı bilmiyorum. Her neyse, daha önümde bir sürü gün var, kütüphaneli gün hem de. 

Umuyorum siz de güzel bir Pazar geçirmişsinizdir. Sizi bugün gördüğümüz sincaplardan biriyle uğurluyorum.



20 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #2


Bugün epey geç kalktım. Hava kapalı, kalın perdeler de çekili olduğundan öğlene doğru uyandığımda güneşli bir Londra Pazar'ına uyandığımdan habersizdim. Açıkçası bugün için de bir planım yoktu. Odada kalıp, ders çalışmayı planlıyordum ama sonra aklıma blog geldi, Londra'da Hafta Sonu serisi geldi. Ve bir kez daha size dağınık çalışma masamın fotoğrafını anlatamazdım. Bu yüzden fotoğraf makinemi alıp dışarı çıktım. Kendi mahallemde dolanır, ilginç yerlerin fotoğrafını çeker ve sonra blogda onları anlatırım derken arkadaşımdan telefon geldi. Borough Market'taki Elma Festivali'ne gitmeye karar verdik!


Borough Market zaten başlı başına şahane bir yer. Bir köşesinde yer alan Elma Festivali ise ortamı daha da şenlendirmişti. Yıllık elma hasadının kutlandığı bu etkinlik uzun yıllardır devam ediyor. Turistlerin de epey ilgisini çekiyor elbette. Öncelikle festivalin açılışını haber veren yürüyüş başladı. İnsanlar geleneksel kıyafetler ve elma hasadını temsil eden çelenklerle yürümeye başladılar. Büyük bir coşku hakimdi diyebilirim (: Biz o sırada henüz bir kafede kahvaltımızı ediyorduk, hemen kalktık, standların olduğu tarafa gittik. Açıkçası beklediğimden çok daha küçük bir alan ayrılmıştı ama yine de her şey çok samimi ve sevimliydi. Yirmiye yakın elma çeşidi vardı. Daha önce hiç görmediğim, üzüm tanesi büyüklüğünde elmalar bile vardı. Tadım serbestti. Sonra bir köşede elmalı yemekler pişiren bir aşçı vardı. Tarifler broşür şeklinde hazırlanmıştı, elbette aldım. Diğer köşede çocuklar için bir alan oluşturulmuştu. Gerçeği aratmayan yapma ağaçlara, elma şeklinde hazırlanmış kartlara dileklerini yazıp asıyorlardı. Festivalin en eğlenceli kısmı ise kesinlikle geleneksel danslarını sergileyen , ayaklarında ziller asılı olan amcalardı. Yer yer nefes nefee kalmış olsalar da, performansları herkesi epey etkiledi. Bana oldukça yeni olan bu ortamda bu kadar eğleneceğimi, kendimi dahil hissedeceğimi hiç sanmıyordum. Ama öyle oldu, çok güzeldi. 


Londra havası malum, festival üstü kapalı bir alanda gerçekleşti. Zaten ben alandan çıktıktan sonra şimşekli, gök gürültülü yağmur yağmaa başladı bile. Ben iki saate yakın vakit geçirdim festival alanında. Tahminen gün boyu farklı etkinlikler, yarışmalar düzenlenmiştir. Yukarıda sepette gördüğünüz elmalar içinde, sol ön taraftaki en küçük elmalardan tattım. Pek tatlıydı, ağızda pek de alışkın olmadığım bir şeker tadı bırakıyordu. Asıl ilginç elma ise sanırım sağ üst köşedeki kırmızı elmalardı. O kadar garip bir tatlı-ekşiliği vardı ki, yedikten sonra birkaç saniye ağzımı toparlayamadım. Elma satışı var mıydı emin değilim ama benim gözüme çarpmadı. Belki ayrı bir alanda beğendiğiniz elmaları satın alabiliyordunuz.


Elma Festivali işte böyleydi. Ben iyi vakit geçirdim, insanların eğlendiğini gördüm. En çok da insanların içlerinden geldiği gibi dans etmeleri, 'elma' gibi günlük ve bir bakıma basit bir şey hakkında konuşmaları, birbirleriyle bildiklerini paylaşmaları çok hoşuma gitti. Bir de hasadı kutlamak özünde çok güzel bir şey değil mi? Bence öyle. Doğaya karşı minnettarlığı göstermek pek hoş. Umarım siz de görmüş kadar olmuşsunuzdur. Şimdi dolaptan güzel bir elma çıkarıp yemenin tam vakti (:

13 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #1



Güzel bir Londra fotoğrafı bekliyordunuz biliyorum, ama maalesef bugün dışarı çıkacak gücü kendimde bulamadım.

Londra'ya geldiğimden beri koşuşturup duruyorum. Bir iki önceki yazıda da dediğim gibi, anca yerleşebildim, bloga da yeni yeni vakit ayırabiliyorum. Hafta içi genelde okul işleriyle geçip gidecek gibi görünüyor. Esas şehir turlarımı ise Cumartesi ve Pazar günlerine saklıyor olacağım. Ben de dedim ki, madem öyle ben de "Londra'da Hafta Sonu" diye yazmaya başlayayım, her hafta sonu yaptıklarımı fotğraflarla ekleyeyim. Eğlenceli olabilir gibi geldi, siz ne düşünürsünüz bilemedim. Bu Pazar başlamaya karar verdim.


Bugün felaket bir hava var. Çok yağmurlu, çok rüzgarlı, epey de soğuk. Sokakta pek insan yok. Zaten tahminen çoğu kişi Cumartesi gecesinin yorgunluğunu atamamıştır hala (Dün ilk defa Londra gecelerine şöyle ucundan bakayım dedim, epey hızlı, epey kalabalık, durmak bilmez gibi). Ben bir de her zamanki gibi, grip oldum. Hem de epey ateşlisinden. Tüm bunlara rağmen son iki üç gündür dinlenmek yerine sürekli sokaklarda dolandığımdan geçmedi de. Bari bu Pazar hazır hava da kötüyken evde kalayım dedim. Sabahtan beri nelerle uğraştığımı gösteren şey ise yukarıda gördüğünüz fotoğraf. Şimdi tek tek anlatayım, soldan sağa başlıyorum.

  1. Kırmızılı, harita gibi olan şey bir harita evet. İlk geldiğimde almıştım, kitapçık şeklinde. Gezilip görülesi yerlerin listeleri var, metro haritası var. Şehir rehberi yani. Bakkallarda bile satılıyor. Epey kullanışlı geldi bana. Neden masamın üstünde peki? Çünkü Londra'da gezilecek çok yer var. Her ne kadar benim zamandan yana pek bir sıkıntım olmasa da, aylık gezi planları yapmak işleri kolaylaştıyırıyor gibi. Ben de bu sabah oturdum masanın başına, önümüzdeki haftalarda sırasıyla nerelere gidebilirim, hangilerinden blogda nasıl bahsedebilirim diye liste yapmaya başladım.
  2. Şehir rehberinin yanındaki siyah Moleskine ise çocukluk arkadaşımın Londra'ya gelmeden önce uğurlama hediyesi. Kendisi de bir süredir bu defterleri düşüncelerini kaydetmek, sonra dönüp dönüp bakmak için kullanıyormuş. Yeni şehre elbette yanımda getirdim. Günlük benzeri bir defter tutma alışkanlığım normalde pek yoktur ama nasıl olduysa bu deftere yazmak bana kendimi çok iyi hissettiriyor. Belki de yeni geldiğim bu yerde çok da muhabbet edecek insan olmamasından olabilir. Bu arada, bu defteri bana hediye eden arkadaşım da "Dinleyen Mikrofon" adıyla blogda bir şeyler yazıyor olacak. Hatta yakın zamanda epilepsi ve bu hastalıkla yaşamak nasıl bir şeydir üzerine gerçekleştirdiğimiz bir söyleşiyi okuyabilirsiniz.
  3. Defter üstündeki sevimli mendil çok önemli çünkü dediğim gibi epey hastayım, çok burnum akıyor. Paketin arkasında şöyle yazıyor "Lots of posh parties to attend? Tissue for princesses who want perfection on the dance floor!" (Gidilecek bir sürü havalı parti mi var? Dans pistinde mükemmeli isteyen prensesler için mendiller) (: Hasta olunca çok mutsuz, çok huzursuz oluyorum ben. Bu yüzden desenli, kokulu bu pembe mendiller biraz daha iyi hissettiriyor kendimi.
  4. Siyah defterin yanında ise Paperchase'den aldığım ve çok çok memnun kaldığım kartuşlu kalem var. Bir süredir kartuşlu kalemleri kullanıyorum ve gerçekten herkese öneririm. Kartuşlu kalem nedir derseniz, ucu dolma kalem gibi. Ama sanırım mürekkep haznesi biraz daha farklı. Daha pratik, plastik tüpler var ve onu saplıyorsunuz, bittikçe de atıp yenisini takıyorsunuz. Metal dolma kalemler gibi ağır değil, ve çok daha hesaplı. Bir de Türkiye'de rastlamadığım ama burada her yerde bulabileceğim ellili renkli kartuş paketleri satılıyor hem de sadece 5-6 lira civarında bir fiyata. İşte kalemin yanında gördüğünüz 4 renkli tüp o paketten. Tabi kartuşlu kalem kullanıyorsanız, mürekkep kalitesi çok önemli çünkü bazı mürekkeplerin kağıt üstünde renkleri çok açılabiliyor, yazı okunmuyor kısa bir süre içinde.
  5. En sağdaki haftalık planlayıcı ise bu aralar hayatımı kurtarıyor, ajanda ile işbirliği içindeler. Ben bunu Ryman diye bir kırtasiye zincirinden aldım. Markası Emma Bridgewater. Hatta şimdi sitesine baktım gerçekten çok şahane şeyler var. Şuradan bakabilirsiniz siz de isterseniz. Elimin altında böyle bir şey olması, aman acaba bir şeyleri yapmayı unutuyor muyum paniğini ortadan kaldırıyor. 
  6. Haftalık planlayıcının üstünde, defterin arasından çıkmış iki kraliyet ailesi mensubu görüyorsunuz. Bu kartpostal, çiftin bebeklerinin doğumu şerefine basılmış. Ben galiba 10 kişiye falan bu karttan yolladım (: Gördüğünüz gibi hala da yollamaya devam ediyorum. Kart ve mektup yollamak epey kolay. Kırtasiyelerden uluslararası pul alıyorsunuz, genelde altılı olarak satılıyorlar. Maalesef şu an fiyatı unuttum. Her neyse, sonra yol üstünde bulunan kırmızı posta kutularına atıyorsunuz pul yapıştırılmış kartınızı ya da zarfı. Bu kadar. 1-2 hafta içinde alıcıya ulaşmış oluyor.
  7. O çok güzel desenli defter Jackie Paper'dan. Neden sürekli marka yazıyorum? Çünkü kırtasiye severlerin ilgisini çektiğini düşünüyorum. Zaten tüm bu markaların daha detaylı yazılarını da hazırlamayı düşünüyorum vaktim olunca. Ben bu markanın desenlerine bayılıyorum, kağıt kaliteleri de pek güzel. Sitesi kapanmış, ama şuradan bir kısım ürünlere bakabilirsiniz sanırım. Bu deftere de derslerin haftalık okumalarıyla ilgili not alıyorum. Eğer böyle yapmazsam her şey birbirine karışacakmış gibi geliyor. 
  8. Ve Cadbury. Ben hayatımda böyle güzel çikolata yedim mi bilmiyorum. Ama artık bir dur demem lazım. İngiltere'ye gelmeden önce hiç bu markayı tatmamıştım. Türkiye'de satılıyor mu onu da bilmiyorum. Özellikle benim gibi sütlü çikolata sevenler için bulunmaz bir şans girdiğim her markette yirmiye yakın çeşidini bulmak. Tabi bir de yaklaşan Cadılar Bayramı ve yılbaşı nedeniyle tam gaz çalışıyorlar, yeni yeni paketler görüyorum her gün. Bu arada, Cadılar Bayramı Londra'da nasıl kutlanıyor, neler yapılıyor'a dair bir yazı yakında blogda olacak (:
  9. Kitap arasında ise yazılmayı bekleyen bir mektubun zarfını görüyorsunuz. Mektup-kart işini en az mail, telefon mesajı kadar sık kullanıyorum. Çok inandırıcı gelmiyor olabilir ama bence siz de deneyin, çok daha eğlenceli.
  10. Ve şu aralar elimden düşürmediğim kitap. Gittiğim yerler hakkında bir şeyler okumayı herkes gibi ben de oldum olası sevmişimdir. Ian Mortimer ise İngiliz tarihi konusunda epey bilinen bir isim. Kitabın henüz Türkçe çevirisi yok. Ben bunu Kindle almadan önce Waterstone's'dan almıştım, hatta ikinci kitap yarı fiyatına indirimi vardı. Kitap neyi anlatıyor peki? Dili eğlenceli. Elizabeth dönemi İngiltere'sine ışınlansak nerede yaşardık, ne yerdik, ne giyerdik anlatılıyor. Mortimer bu kitaptan önce bir de Orta Çağ İngiltere'sine dair benzer bir kitap hazırlamış, o da epey sevilmiş. Aklınızda bulunsun, benim çok hoşuma gitti.
İşte böyle. Merak etmeyin, her haftasonu böyle dört duvar içinde olanlardan bahsedecek değilim. Londra'da gezip görülecek bin tane şey var. Bugünkü dışarı çıkmama kararımı ise yağmura ve gribe bağlıyorum. Şimdi burada saat 16:30. Artık kafamı toplayıp çalışmam lazım. Günün yarısını ıvır zıvır bin tane şeyle oyalanıp bitirmişim bile. 

Gelecek hafta sonlarında, Londra sokaklarında görüşmek üzere.

10 Ekim 2013 Perşembe

Londra'da Ulaşım Halleri: Otobüs, Taksi, Metro, Bisiklet, Ayak

Fotoğraf makinemin kablosu yok, şarjı da yok. Telefonla saçma sapan fotoğraflar çekiyorum. Bu da kahvaltı karesi. Konumuzla pek alakası yok.

Londra yazılarını bekleyenler var, biliyorum, anca yerleşebildim. Kusura bakmayın. Bundan sonra daha sık yazıyor olacağım. Bu yazıda da Londra'da ulaşım nasıldır, nelerden kaçmalı, hayatta nasıl kalmalı gibi şeylerden bahsetmeyi düşünüyorum. 

Daha önce de dediğim gibi, Londra çok ama çok yürünesi, yürünülesi bir şehir. Eğer yaşadığınız yer ile her gün gitmeniz gereken yer arasında fersahlar yoksa, siz de çoğu Londralı gibi yürümeyi tercih edeceksiniz. Çünkü hem ucuz, hem de sağlıklı. Haritanızı yanınızdan ayırmamak şartıyla. Haritalarla aram peki iyi olmasa da burada zorunluluktan olsa gerek, en ufak bir kaybolmada hop çıkarıp haritaya bakıyorum. Her neyse, lafı daha fazla uzatmadan her biri ulaşım şeklinden ayrı ayrı bahsetmek en iyisi sanırım.

Otobüs: Evet, o kırmızı, iki katlı otobüslerden var Londra'da. Elbette yenilenmişler, hatta 'hybrid' olanları yani elektrikle çalışanları bile var. Peki o en eskilere ne oldu derseniz, onları özel şirketler aracılığıyla özel günler için ya da şehir turu yapma amacıyla kiralayabiliyorsunuz. Geçen hafta sonu, gelin-damat ve çiftin ailelerini taşıyan iki katlı kırmızı bir otobüs gördüm. Pek sevimliydi. Ben de pek seviyorum bu nostaljik aracı, ama çok sık kullanmıyorum. Otobüse binmek için 'Oyster' kartı almanız gerekiyor. Sonra içine öğrenci olup olmamanıza, ve sanırım kullanma sıklığınıza göre para yüklüyorsunuz. Ben neden çok sık kullanmıyorum otobüsü? Çünkü duraklar kaldığım yere biraz uzak ve sabahları biraz midem bulanıyor otobüse binince. Genel olarak nasıldır otobüsler, rahat mıdır diye merak edebilirsiniz. Ben hiç çok kalabalık bir otobüse denk gelmedim. Yolum da çok uzun olmadığından rahattı yani. Diğer ulaşım olanakları göz önüne alındığında, aktarmalı otobüs yolculukları biraz yorucu olabilir belki. Yanlış bilmiyorsam, sabaha kadar devam ediyor otobüs seferleri. Bilmiyorum, sanırım otobüs hiçbir zaman en sevdiğim araç olmadı, dediğim gibi, mide bulantıları beni mahvediyor.

Taksi: İngiltere'nin bir diğer kültürel ve turistik sembolü, siyah taksiler. Ben hiç binmedim. Londra'da sıklıkla taksi kullanabilecek kadar zengin de değilim. Duyduğuma göre adaylar binlerce caddeyi, yüzlerce turistik mekanı ezberlemeden geçemedikleri bir sınav sonunda taksi şöförü olma hakkını kazanıyorlarmış. GPS (elektronik yol bulma araçları) yaygın olarak kullanılmaya başladığından beri sınavda bir değişiklik oldu mu bilmiyorum ama trafiği yoğun olan her şehirde olduğu gibi Londra'da da taksi şöförü olmak zor iştir tahminen. Ve epey de güvenliymiş taksileri kullanmak, bana denen bu.

Metro: İşte beni en çok zorlayan. Çünkü çok karışık, hele benim gibi harita okumakta zorlananlar için. Aktarmaları, hatları kesinlikle anlamıyorum. Bir de Londra metrosunun dünyadaki en geniş ağa sahip metrolardan biri olduğu düşünülürse, işim çok zor. Ama her gün kullandığım rotayı bir kere ezberlediğimde de, büyük rahatlık. Metro fiyatları da kart aldığınızda daha ucuza geliyor, öbür türlüsüne yani her binişte para vermeye zaten bütçe dayanmaz. Metroyu otobüse göre daha sık kullanıyorum, özellikle hava yağmurlu olduğunda. İngilizlerin 'Rush Hour' dedikleri zamanlarda, yani işe gidiş ve işten çıkış saatlerinde metro ücreti daha pahalı. Bunu öğrendiğimde şaşırmıştım. Rahat mı metrolar derseniz, ben genelde ayakta gidip geliyorum, sanırım epey kalabalık duraklardan binip, kalabalık hatları kullanıyorum. Bir de metro çok eski olduğundan, diğer Avrupa şehirlerindeki gibi geniş, hatta yürüyen merdivenler çoğu istasyonda yok. Daracık daracık merdivenlerden yeryüzüne çıkmak bazen içimi daraltmıyor değil. Metrolarda insanlar genelde kitap, dergi, gazete okuyorlar. Öyle dik dik insanlara bakma eylemini gerçekleştiren yok. Zaten herkes bir yerlere yetişme derdinde. Londra'nın geneline böyle bir 'sürekli acele etme hali' nüfuz etmiş.

Bisiklet: Ah bisiklet! Bir şeyi hem nasıl bu kadar seviyorum, yapabilene özeniyorum hem de bu kadar korkuyorum anlayabilmiş değilim. Londra'da bisiklet epey yaygın. Rengarenk bisikletler her gün evden işe, işten eve sahiplerini getirip götürüyor. Hem ekonomik açıdan çok karlı, hem kullanan için spor niyetine, hem çevreyi kirletmiyor, hem de halihazırda kalabalık olan trafiğe daha fazla arabanın katılımını engelliyor. Kullananlar da epey bilinçli kullanıyorlar; kask, dizlik olmadan trafiğe çıkanı görmedim. Diğer güzel bir şey ise, her gün değil ama arada bisiklet kullanmak isteyenler ve bunu gerçekleştirebilmek için bir adet bisiklete sahip olmayanlar, yol kenarlarında bulunan bisikletleri makineye ödeme yapıp belirli bir süre için kullanabiliyorlar. Sanırım yakın zamanda aynı uygulama İstanbul'da faaliyete geçirilmişti. Ben gerçekten çok isterdim sanırım bisikleti her gün bir ulaşım aracı olarak kullanabilmeyi ama hem kendi sürüş kabiliyetime güvenemiyorum, hem Londra'nın bize göre ters ve her zaman son sürat akan trafiğinden korkuyorum. Önümüzdeki senelere kısmetse...

Ayak: İşte benim tercihim. Çok spor yapan biri değilim ama çok iyi yürürüm. Saatlerce, dere, tepe, sırtımda kaç kiloluk çanta taşıdığıma bakmadan yürürüm. Yorulmam. Tabi sonradan sırtım ağrır, gece uykumdan ağrıyan bacaklarım yüzünden uyanırım ama olsun. Yürümeyi çok seviyorum, Londra'da daha da sevdim. Zaten yakın zamanda yürüyüş rotamı fotoğraflayıp burada paylaşmayı düşünüyorum. Yürümek hem yazın aldığım kiloların bir kısmını vermemi sağlayacak, hem de bütçeme katkıda bulunacak. En azından ben böyle umuyorum. Tabii bir de Londra'nın yağmurlu ve rüzgarlı havasını da unutmamak lazım. Şimdilik havalar güzel gidiyor, yürüyebiliyorum. Tahminen 1-2 haftaya tıklım tıkış metro istasyonlarında, yer altında olmanın verdiği o rahatsızlık hissiyle bir oraya bir buraya gideceğim. Türkiye'de pek rastlamadığım, burada görünce çok hoşuma giden şeyse özellikle çalışan kadınların son derece basit br çözüm bulmaları bu yürüyüş meselesine. Çalışan kadınların hepsi olmasa da, sanırım büyük bir bölümü topuklu ayakkabı giyiyorlar işe giderken. Londralı kadınlar topuklu ayakkabılarını yürümemek için bir mazeret olarak kullanmıyorlar, sabah evden çıkarken topuklu ayakkabılarını çantaya atıp yürüyüş ayakkabılarıyla yürümeye başlıyorlar; akşam dönerken de aynı şekilde. Son derece şık kıyafetlerin altında fosforlu sarı spor ayakkabı giyip moda kurallarını yerle bir ettiklerine tasalanmadan hızlı hızlı yürümeleri çok hoşuma gidiyor.

Londra'da ulaşım halleri, en azından benim deneyimlediklerim böyle. Tüm Londra yazılarını aynı temenni ile bitiriyorum, bu yazıda da eksik kalmasın. Umarım bir gün sizin de yolunuz buraya düşer, benim anlattıklarımı kendiniz görürsünüz, şaşırırsınız, seversiniz.

29 Eylül 2013 Pazar

Paperchase


Dün Londra sokaklarını arşınlarken, önümden yürüyen kadının elinde "Paperchase" torbasını gördüm, iyi ki de gördüm. Bugün de uzun uğraşlar sonucu yerini buldum. İyi, güzel, hoş da, paralarım pıtır pıtır gitti. Bundan sonra bir süre sadece uzaktan bakmakla yetineceğim sanırım Paperchase ürünlerine.

Paperchase 1968 yılında iki sanat öğrencisi, Judith Cash ve Eddie Pond tarafından kurulmuş. Yıllar içinde el değiştirmiş. Şu an 130'dan fazla mağazası varmış ve sadece İngiltere'de değil, Dubai'de bile kırtasiye severlere hizmet veriyorlarmış.

Dediğim gibi, ben bugün gittim ilk defa bir Paperchase mağazasına. Ne kadar vakit geçirdim bilmiyorum bile. Önce bir sürü şey aldım elime, sonra tek tek geri koydum yerlerine bazılarını, mantıklı ve yaşıma uygun biri gibi davranarak. Bir de şimdiden yılbaşı ürünleri satışa çıkmış, hem de sezona kıyasla şu an fiyatlar çok daha uygun. Bir de çok geniş bir kart koleksiyonları var. Galiba bizim pek alışkanlığımız değil çevremizdeki insanlara özel günlerde ya da sadece içimizden geldiği anlarda kart vermek. Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki, Rusya ve Avrupa'da bu sektör almış yürümüş. En ufak marketlerde bile kart rafları var. Paperchase ise bu konuda çok iddialı anladığım kadarıyla.

Merak edenler için sitesi şu: www.paperchase.co.uk. Çok inceleme fırsatım olmadı ancak gördüğüm kadarıyla internetten sipariş verilebiliyor, elbette kargo ücretini de siz ödüyorsunuz. Türkiye'de bildiğim kadarıyla mağazaları yok ama belki büyük kitapçılarda ürünleri satılıyordur. Bu konuda bir fikriniz varsa yorum bırakırsanız sevinirim.

Yukarıda gördüklerinizi ise ben bugün aldım. Ajanda kendime değil, yakın bir arkadaşıma hediye gidecek. Fotoğraftakiler Paperchase'in yeni serisi, Woodland'e ait. Pek geniş ve güzel tasarlanmış bir koleksiyon. Sıcak su kesesinden, yemek setine; ipad kılıfından, masa takvimine kadar her şey var. Özellikle bu seriyi görmek isterseniz şuraya tıklayabilirsiniz. Belirli aralıklarla koleksiyonları yenileniyormuş. Mesela Woodland serisini benim gibi pastel tonlardan vazgeçemeyenle sevebilir. Başka ne tür şeriler var derseniz, benim bugün gözüme neon ve siyah renkli, çiçekli bir seri çarptı. Robot serisi var, etnik motiflerin kullanıldığı bir seri var, pek sevimli illustrasyonların yer aldığı pembeli bir seri var... Her zevke hitap ediyor anlayacağınız Paperchase. Sitesine mutlaka bir göz atın bence.

Waterstones kampanyası

Fotoğraf makinemin sarjı olmadığından maalesef cep telefonundan çektiğim çirkin fotoğrafları koyuyorum

Londra'ya geldiğimden beri sık sık Waterstones'a uğruyorum, birçok yerde şubesi var ve kitap koleksiyonları oldukça geniş. Henüz listemdeki kitapçıları 
dolaşma fırsatım da olmadı zaten. Dün de ufak tefek kırtasiye eksiklerimi tamamlamak için gittim, bana yukarıda gördüğünüz kartı verdiler. Her 10 poundluk alışverişinizde bir damga basıyorlar, on alışverişten sonra da 10 poundluk bir hediye çeki kazanıyorsunuz. Benim pek hoşuma gitti bu yöntem, paylaşayım dedim.

Ve evet, Waterstones için ayrı bir yazı yakında blogda olacak (:

28 Eylül 2013 Cumartesi

Şehre dair ilk izlenimler: Ay burası çok güzel!

Londra'daki 4. günümün sabahında, bu şehre dair ilk izlenimlerimi yazabilecek kadar şey depoladığımı hissedebiliyorum. Benim bayıldığım, sizinse sevdiğinizi düşündüğümü "liste yöntemi"nden şaşmayacağım.

1. Burası çok güzel bir yer. Gerçekten. Hepimiz hayatında güzel yerler görmüşüzdür, ben de gördüm. Ama sanki Londra biraz daha farklı. Kalabalık ama boğucu değil, kasvetli ama sıkıcı değil, eski ama sıradan hiç değil. Mesela yakın zamanda bir konferans için Prag'a gittim. Gitmeden önce herkesten ne kadar güzel olduğunu dinledim. Güzel miydi, evet güzeldi ama sanki kısa süreli bir hevesti (: Londra ise hiç öyle değil. Bilmiyorum, belki de kısa süreli gelmediğimden böyle düşünüyorum. Beynim ben panik yapmayayım diye alttan alttan bana burada yaşamanın ne kadar mükemmel bir şey olduğunun sinyallerini veriyor. Öyle ya da böyle, geçen hafta blogda bu şehre dair yazacaklarım konusunda endişelerim vardi. Sevmezsem, başıma tatsız şeyler gelirse ne olacak diyordum, öyle olmadı, iyi ki de öyle olmadı.

2. Bu şehir epey pahalı. Maalesef öyle. Bilinmeyen bir şey de değil, yani bana sürpriz olmadı. Neler pahalı peki? Şu güne kadar ulaşımı çok kullanmadım, sadece iki kere metroya bindim, fiyatlar Avrupa ortalamasının biraz üstü sanırım (pek emin değilim, daha bilgiliyseniz bu konuda beni düzeltin). Tiyatro, sinema gibi aktivitelerin oldukça pahalı olduğunu duydum. Yani o görmeyi istediğim Shakespeare oyunları şu an için rafa kalktı, en azından ilk ay için. Kıyafet konusu ise belirli markaların mağazalarında fiyatlar pek oynamıyor, belki biraz daha pahalı diğer Avrupa ülkelerine göre. Ancak "Primark" diye bir alışveriş cenneti keşfettim, keşke keşfetmeseydim, hem ucuz hem de şahane güzel şeyler var. Kendime "Primark limiti" koymam gerekecek sanırım. Market fiyatları ise gerçekten pahalı. Tabii kişilerin şehir izlenimleri oldukça göreceli. Herkesin alışkanlıkları var ve yeni gittiği yeri de o alışkanlıklar üzerinden gözlemliyor. Ancak eminim ki, kim olursanız olun Londra'daki market fiyatları sizi biraz korkutacaktır. Bir de Türkiye'de pek alışık olmadığımı bir şey, çeşit çeşit mikrodalga fırın yemeği var. Ne çok sağlıklı, ne de çok lezzetliler ancak şu an için onlarla idare ediyorum. Aslında yemek konusunda alternatif çok. Restoran ve yemek zincirlerinin yanısıra, sokak yemeği pek yaygın. Mesela benim kaldığım yere yakın Borough Market var, öğle saatlerinde nefis yemek kokuları geliyor. Bir pazar düşünün, tezgahlarda sebze meyve değil de koca koca kazanlar var. Her ülkeden insan satış yaptığından, küçük bir dünya lezzetleri turuna çıkabilirsiniz 1-2 saat içinde. Pek yakın zamanda denemeyi düşünüyorum. Elbette bol bol fotoğraf çekip bloga da koyacağım.

3. Londra çok yürünülesi bir şehir. Zaten bu nedenle metro ve otobüse dair pek bir fikrim yok henüz. Kaldığım yerden okula en fazla 40 dakikada yürüyebiliyorum. Sürenin kısalığından çok yürüdüğüm rotanın şahanesi olması sevindiriyor beni. Çeşit çeşit sokak yemeği bulabileceğiniz Borough Market, sonrasında Shakespeare tiyatrosu, Tate Modern Sanat Galerisi... Tüm bu yerlerin önünden geçiyorum, üstüne üstlük bir de sağ tarafımdan Thames nehri akıp gidiyor. Sabahları çok sisli oluyor, Orta Çağ'dan kalma han yollarından yürürken hangi yılda olduğumuzu unutasım geliyor. İşte böyle böyle yürüyorum yolları.

4. Yemek konusundan ise ayrı bir yazıda bahsetmek istiyorum ama şimdilik, aç kalmadığımı söyleyebilirim. Sadece kahvaltı kısmında sorun yaşıyorum onun sebebi de peynir ve ekmekten başka bir şey yiyememem. Meyveyle geçiştirmeye çalışsam da uzun süre böyle idare edemem. Duyduğumua göre Türkiye'den gelen ürünlerin satıldığı marketler varmış. Oradan bir şeyler almak şart oldu gibi. Mesela şu aşağıda gördüğünüz ananas dilimlerinden oluşan kahvaltım. Ben epey severek yiyorum ama mide sorunlarım olsa tahminen sabah sabah bu kadar asitli bir meyveyi yemek bir eziyet olabilirdi. O garip şeyse, "passion fruit" sanırım Türkçe'ye "tutku meyvesi" olarak çevriliyor. Keçi bilmediği otu yemez misali, onu hep geriye bırakıyorum. Zehirliymişçesine kaçıyorum, ona değmiş ananasları da yemiyorum. Halbuki pek hoş kokuyor.

5. Daha önce turist olarak dolaştığım zamanlar oldu. Ama yeni bir şehre, bundan sonra en az bir yıl orada yaşayacağınızı, belki de çok sevip hayatınızın sonuna kadar orada kalacağınızı bilerek gelmek epey garip bir his. Mesela bende şöyle oldu. Nedense kesinlikle turist gibi görünmek istemiyorum. O kadar güzel yerden geçip gidiyorum ama yanımda fotoğraf makinesi taşımadığım için bloga fotoğraf koyamıyorum pek. Çünkü boyunda asılı bir fotoğraf makinesiyle dolaşmak "çok turist" ve ben sanki insanlara yıllardır burada yaşadığımı ispatlanaya çalışır gibiyim. Daha da komiği, çantamda 4-5 haritayla gezmeme rağmen kalabalık yerlerde açıp bakmıyorum. Sanki avcumun içi gibi yürüyorum, sonuçta her gün en az 7 kez kayboluyorum. Komik geliyor size biliyorum ama garip bir "İngilizlilik" hali içerisindeyim. Umarım yakın zamanda geçer.


6. Londra'da okuyacağım ilk kitap benim için önemli olacaktı elbette. Yıllar sonra bile kitaplığımda gördüğümde "Aaa bu o kitap" diyecektim. Belki de bunu tahmin eden erkek arkadaşım bana pek sevdiğim Barış Bıçakçı'nın Aramızdaki En Kısa Mesafe'sini almış. Nasıl güzel, nasıl güzel... Yakın zamanda onun yazısını da hazırlayacağım. 

7. Hava nasıl derseniz, soğuk. Ben hiç üşeyen bir insan değilimdir, neden böyle oldu bilmiyorum. O kadar üşüdüm ki, dün gidip kendime polar pijamalardan aldım. Ama hani küçük çocuklara giydirilen tulum pijamalar olur ya, ondan. İşin garibi, Londra'nın güzel zamanlarını yakaladığımı söylüyor herkes. Yağmur yağmaması bile yetiyor sanırım bu insanlara, güneş ve sıcak hava gibi yüksek beklentileri yok. Kötü bir soğuk da değil öte yandan, dinç tutuyor.

8. Hava kirliği gerçekten korkutucu boyutlarda. Nereden anladım? Sabah ve akşamları cildimi tonikle temizliyorum. Sabahları pek bir renk değişimi olmuyor pamukta, ancak akşamları görmelisiniz! İlk gün bu temizlik işlemini tamamlayıp pamuğa baktığımda küçük bir şok geçirdim, pamuk simsiyah oluyor. Ama kesinlikle cildin ürettiği bir şey değil, zaten hiçbir cilt bir gün içinde o kadar kirlenemez kendi kendine. Hava kirliğine diğer kanıtım ise tırnaklar. Eğer tırnaklarınız uzunsa ve ojesizse sanki toprakla uğraşmışsınız gibi tırnak içleriniz simsiyah oluyor. Neyse, sekizinci madde epey mide bulandırıcı oldu, kusura bakmayın.

9. Ve Londra'da yaşayan insanlar... O kadar farklı ülkeden insan var ki burada, kendimi kesinlikle yabancı hissetmiyorum. Sanki herkes kendi işinde, dünyasında yuvarlanıp gidiyor. Hani Türkiye'de bir klasiktir bu, herkes birbirine çok bakar. Göz göze gelirsiniz, yine bakmaya devam ederler. Tüm bakmaların kötü niyetli olduğunu düşünmüyorum açıkçası, çünkü ben de bakıyorum. Sırf bakmış olmak için. Her neyse, birkaç günlük deneyimimden sonra diyebilirim ki, böyle bir alışkanlık yok sanki buradaki insanlarda. Tabii bunlar büyük genellemeler, istisnalar her zaman vardır.

10. Ve son olarak diyebilirim ki, şu an için her şey yolunda. Ancak bir an önce şu "turist olduğunu kabul etmeyen turist" modundan çıkıp ders tarafına geçiş yapmalıyım. Sokaklarda boş boş dolanmak güzel, ah bir de yaklaşan okul günleri olmasa (: Eğer özellikle merak ettiğiniz konular varsa Londra hayatına dair, yorum bırabilirsiniz, ben de bir sonraki yazılarda ondan da bahsetmeye çalışırım.

Şimdilik bu kadar.