film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ocak 2014 Perşembe

Pek Şahane Film Müzikleri

konuyla alakasız görsel

Bazı filmlerin müziklerini dönüp dönüp tekrar dinliyorum. Bu listede son 1-2 yıldır en çok dinlediklerim var. Bakın bakalım, sevecek misiniz siz de. Filmler de hiç fena değil bu arada (:
  1. The Lion King
  2. The Great Gatsby
  3. Saturday Night Fever
  4. The Sound of Music
  5. Harry Potter filmleri
  6. Lord of the Rings filmleri
  7. Garden State
  8. Schindler's List
  9. The Jungle Book
  10. The Wizard of Oz
  11. The Pianist
  12. West Side Story
  13. The Hunger Games: Catching Fire
  14. Pretty in Pink
  15. The Commitments
  16. Anastasia
  17. The Graduate
  18. The Royal Tenenbaums
  19. O Brother, Where Art Thou?
  20. Grease

30 Aralık 2013 Pazartesi

2008'in En İzlenesi Filmleri



Bugünden geçmişe doğru giden film listeleri hazırlayacağımı söylemiştim ve ilk sırada 2008 vardı. Ve işte karşınızda o liste. Listedeki filmlerden bazılarını izledim, bazılarını ise hala izlemeyi planlamaktayım. Filmler arasında eleştirmenler tarafından çok çok beğenilenler de var, epey hayal kırıklığına uğratan da. Br dilmin benim hazırladığım listeye girmesinin en temel sebebi benim kişisel meraklarım elbette (: Umarım siz de kendi zevkinize göre filmleri seçip izlersiniz bu listeden.
  1. Mamma Mia!
  2. In Bruges
  3. Doubt
  4. The Reader
  5. Vicky Cristina Barcelona
  6. Wall-e
  7. The Curious Case of Benjamin Button
  8. The Dark Knight
  9. Slumdog Billionaire
  10. Iron Man
  11. Rachel Getting Married
  12. Let the Right One In
  13. The Karamazov Brothers
  14. Winter in Wartime
  15. Happy-Go-Lucky
  16. The Duchess
  17. The Boy in the Striped Pajamas
  18. Seven Pounds
  19. The Chronicles of Narnia: Prince Caspian
  20. Step Brothers

28 Aralık 2013 Cumartesi

Pek heybetli film listeleri serisi yolda!

fotoğrafın yine konuyla ilgisi yok, Cumartesi sabahına yakışır bir görüntü sadece, Greenwich Park

Çok büyük ve eğlenceli bir fikir var aklımda. 

En son hazırladığım film listesi, hani 50 filmlik olan hem okuyanlar tarafından çok beğenildi hem de ben epey eğlendim hazırlarken. Bundan 5 sene öncesinin bile aslında nasıl da 'geçmiş'e hop diye ait olduğunu gördüm, şaşırdım. Zamanın hızlı geçtiği aşikar, bunu fark etmek biraz zaman alıyor yine de (:

Fikir ne derseniz, 2009'dan başlayarak (çünkü bir önceki listede o yılda kalmıştım) her yıl için, o yıl yayınlanmış filmler arasından izlemeyi planladığım 10-20 filmi seçmek ve böyle böyle geriye gitmek. Esas idealim ise 1900'lerin başına ulaşabilmek. Hatta, her yıl için ayrı bir yazı hazırlamayı düşünüyorum. Listeye ek olarak belki her yazıda biraz da o yılın önemli sinema olaylarından bahsedebilirim.

'Amaan sen de, o kadar filmi listeledin, ömür yetmez izlemeye' diyebilirsiniz ve kesinlikle haklısınız. Hepsini ben izleyemesem de bu listelere bakanlar belki eğlenirler, parça parça o listeler tamamlanır uzun uzun zaman sonra. Olur mu olur (: E tabii bir de belki bu uğraş hem benim hep geriye attığım sinema ilgimi canlandırır hem sizin de hoşunuza gider diye düşündüm. Hepsi bir yana, liste yapmayı gerçekten çok seviyorum.

Her yılın favori filmleri listeleri zaten bolca bulunmakta. Benim yapacağım ise onları iyice inceleyip kendi zevkime göre listeler oluşturmak olacak. Her yıl için 10 mu yoksa 20 film mi seçmeliyim emin olamadım. Genel olarak bu yeni uğraşıma dair fikirlerinizi, önerilerinizi yorum olarak bırakabilirseniz çok sevinirim. Tabii bir de seçtiğim filmlerin afişlerini de eklemeyi planlıyorum. Afişler önemli (:

Böyle işte, inşallah güzel bir şey çıkar ortaya.

2008 filmlerinde görüşmek üzere!

26 Aralık 2013 Perşembe

Yeni yılda izlemeyi planladığım 50 film

Film evreni, sinema hala bana epey uzak. Her sene daha iyi bir izleyici olmak adına kararlar alıyorum ama sonuçta pek değişiklik olmuyor. Neden böyle hiç bilmiyorum. Seviyorum da aslında film izlemeyi. Vakit ayıramıyorum sanırım. Hani olan vaktimi de şahane faydalı değerlendirmiyorum. Her neyse, ben yine bir umut yeni yılda izlemek için koskoca bir liste hazırladım. Biraz değişik bir liste.

Öncelikle, toplamda 50 film olmasını istedim. Son 5 yılın (2009-2013) tek tek en iyi film listelerine baktım. Kendi zevkime göre her yıldan onar tane seçtim. Farklı türleri dahil etmeye çalıştım. Ben sonuçtan epey memnunum.

Kim bilir, belki yine çok başarılı olamam film izleme konusunda ama listenin sizin işinize yaraması ihtimaller arasında. Olur da içlerinden izlediğiniz varsa yorum bırabilirseniz filme dair, pek sevinirim.

Yeni yılda hep mutlu sonla bitmeli, bol gülmeli, üstteki şekerler tadında filmler izlemeniz dileğiyle.

2013
  1. The Hobbit
  2. Star Trek into Darkness
  3. Despicable Me 2
  4. The Great Gatsby
  5. Oz: The Great and Powerful
  6. Gravity
  7. The Best Offer
  8. Stoker
  9. Side Effects
  10. The Conjuring

2012
  1. Frankenweenie
  2. Tiny Furniture
  3. Moonrise Kingdom
  4. Silver Linings Playbook
  5. Amour
  6. The Cabin in the Woods
  7. Prometheus
  8. Les Miserables
  9. The Perks of Being a Wallflower
  10. Ruby Sparks

2011
  1. We Need to Talk About Kevin
  2. Cafe de Flore
  3. In Darkness
  4. The Adventures of Tintin: The Secret of the Unicorn
  5. Melancholia
  6. Hugo
  7. Hanna
  8. Jane Eyre
  9. Sherlock Holmes: A Game of Shadows
  10. Footnote

2010
  1. Black Swan
  2. How to Train Your Dragon
  3. The King's Speech
  4. Toy Story 3
  5. Winter's Bone
  6. The Kids are All Right
  7. Despicable Me
  8. The Social Network
  9. Tangled
  10. Easy A

2009
  1. Up
  2. Avatar
  3. Where the Wild Things Are
  4. 500 Days of Summer
  5. Away We Go
  6. Petit Nicolas
  7. The Imaginarium of Doctor Parnassus
  8. Mary and Max
  9. A Serious Man
  10. Whip It

16 Temmuz 2013 Salı

Oyuncak Hikayesi 1


Uzun süredir hep bir şeyler yetiştirmeye çalışıyoruz, onu yapmadığımız zamanlarda da yapılacak işler listeleri oluşturuyoruz aklımızda erkek arkadaşımla. Neyse ki, bu işler arasında en önemli ve hacim olarak en çok yer kaplayan “tez yazma” işi geçen hafta bitti, bittiği gibi de normal hayata tekrardan dahil olmaya çalıştık. Hani sonunun geleceği bir diyet sonrası günlerin açlığıyla yemeklere saldırırsınız ve mideniz patlayacak gibi olur ya, bizim  durumuz da buna epey benzerdi, özellikle Cumartesi günü. Güne film izleyerek başladık, büyük bir iştahla önce Oyuncak Hikayesi serisinin ilk filmini sonra da Komşum Totoro’yu izledik. Karnımız acıktı, dışarı çıktık, bir şeyler yedik, Üsküdar dolmuşuna bindik, Üsküdar’dan Beşiktaş’a geçtik. Ortaköy’e doğru yürümeye başladık. Her zamanki yol bilmezliğimle Bebek’in Ortaköy’den hemen sonra geldiğini iddia ettim ve erkek arkadaşım da belki dalgınlığından belki de benim inancımı sorgulamamak adına sorgusuz itaat etti, başladık yürümeye. Bir süre sonra anladık ki Bebek epey uzakmış. Zaten neden Bebek’e gitmek istedik onu bile bilmiyorum. Sonra gerisingeri Kadıköy’e geri döndük. Alışık olduğumuz sokaklarda kahve içtik, tatlı yedik. Tüm bu hikaye, birazdan anlatacağım filmin girişi niteliğindeydi.

Erkek arkadaşım (bininci erkek arkadaşım deyişim sanırım) daha önce hiç Pixar filmi izlememişti, ki bu başlı başına büyük bir kayıptı ve bir yerden başlaması gerekiyordu. İşte o başlangıç için Oyuncak Hikayesi serisinin ilk filmini seçtik ve işte o anda yaşlanmanın ne demek olduğunu anladım. Film 1995 yapımı! Nedense ben 2000’lerin başı gibi hatırlıyorum. Yıllar gerçekten çok çabuk geçiyor. Gelelim benim seri ile olan macerama. Ben ilk çıktığında izlememiştim, zaten 5 yaşında izlesem tahminen pek de bir şey anlamazdım. 7 yaşına kadarki tüm sinema denemelerim ağlayarak salondan kaçmamla sonuçlanmıştı, en travmatik deneyimim ise Alaaddin’in Sihirli Lambası’nın dev ciniyle olmuştu. Ancak hikayeyi az çok biliyordum, çünkü en yakın arkadaşlarımdan biri serinin çok sıkı bir fanatiğiydi, şimdi 23 yaşında, hala da öyle. Bugün lafı çok uzatıyorum galiba.

Oyuncakların canlanma ihtimali hem kült korku filmlerine malzeme oldu hem de bu unutulmaz seriye. Ben canlanışın eğlenceli kısmını daha çok sevdim sanırım. Dediğim gibi, film 1995 yapımı, Pixar Animasyon Stüdyoları'nda hazırlanmış, yazan ve yöneten ise ünlü yapımcı John Lasseter. Pixar'ın ilk filmi olması onu zaten baştan farklı bir yere koyuyor animasyon severlerin kalbinde. Hikaye oyuncakların da aslında “canlı” yaratıklar olduğuna dair, sadece bunu insanlar göremiyor, çok sevdikleri oyun arkadaşları Andy bile. Çeşit çeşit oyuncak var ve daha güzeli, hepsinin birer karakteri var: biraz aksi patates adam, alımlı çoban kız, türlü psikolojik rahatsızlıktan muzdarip dinozor benim aklımda kalanlar ve aynı zamanda en sevdiklerim. Yer yer zıtlaşmalar çıksa da uyum ve huzurun hüküm sürdüğü oyuncaklar için Andy’nin hediye aldığı günler (doğum günü, yılbaşı) her zaman için büyük bir heyecan sebebi, şüphesiz yeni gelen oyuncaklar her zaman merak uyandırıyor. Son doğum gününde ise Andy'e dönemin popüler oyuncağı Buzz Lightyear armağan ediliyor ve Andy’nin o güne kadarki gözde oyuncağı olan Woody ile olan maceraları başlıyor. Yer yer, özellikle sonlara doğru, macera filmlerini aratmayacak nefes kesilmeleri yaşadık biz. Şahane bir bitişi olduğunu söyleyebilirim.

Ben küçükken çok oyuncak seven bir çocuk değildim. Severdim de pek oynayamazdım, tek çocuk olmanın trajidelerinden biri de bu. Film bence çocukların oyuncaklarına olan bağlılıklarını görmek için de iyi bir fırsat, hayal gücünün oyuncaklardan nasıl beslendiğini görmek için de. Bu nedenle yaş ayrımı yapmadan herkese öneririm ben bu filmi, çok keyifli bir 80 dakika geçireceğinizden şüphem yok. Filmin IMDb puanı 8.3/10, ben 8 verdim. Biz çok sevdik, kimseye söylemeyin ama erkek arkadaşımın yer yer gözleri bile doldu. Ama daha çok güldük, bol bol. Şimdi sırada diğer Pixar filmleri var, ama önce Oyuncak Hikayesi serisinin geri kalan filmleri izlenecek.


14 Temmuz 2013 Pazar

The Queen - Stephen Frears

Çok çok sıcak bir başka Temmuz gününü gölgeler ve serin yerlerin peşinde; kitap okuyarak ve film izleyerek geçirdim. Sıcak ve sivri sinekler haricinde halimden gayet memnunum. 

Açıkçası başrollerini Helen Mirren, James Cromwell ve Alex Jennings'in paylaştığı, 2006 yapımı bu filmin varlığına dair herhangi bir fikrim yoktu ta ki bugün elime geçene kadar. Her ne kadar ben kraliçenin hayatı üzerine kurulduğu fikriyle izlemeye başlasam da anladım ki 1997'de Prenses Diana'nın Paris'te bir araba kazasında hayatını kaybetmesinden sonra gelişen olayara odaklanıyor. Kraliçenin tutumu, Prens Charles'ın çabaları, yeni başkan Tony Blair ve üzüntüden ne yapacağını bilemeyen İngiliz halkı...

Prenses Diana'nın cenazesini hatırlıyorum, televizyonlar naklen vermişti. Biz o gün annemle beraber yazlıktaydık, annem de dahil olmak üzere tüm komşu kadınlar kendilerinden geçerek ağlamışlardı. O zaman bir anlam veremesem de, şimdi bakınca kendi hallerinde olan bu kadınların olayı, bahtsız gelin-cadı ve kalpsiz kayınvalide çatışmasına indirgediklerini şimdi net bir biçimde görebiliyorum. Kayınvalideler hep huysuz ve kötü kalpli, gelinler ise hep mazlumdu; İngiliz kraliyet ailesinde bile. 

Leydi Diana'nın hikayesi pek ilgimi çekmese de hakkında binlerce kitap yazıldığını biliyorum. Açıkçası film merakımı canlandırdı, belki araştırıp, göreceli olarak daha elle tutulur bir çalışmayı okumayı düşünebilirim. Bilmiyorum, olayın magazinsel tarafı değil de kraliyetin kendi iç dinamikleri ilgimi çekti daha çok sanırım.

Filme dönecek olursak, İngiliz yakın tarihindeki iki önemli olayı temel alıyor: Tony Blair'in iktidara gelişi ve Leydi Diana'nın ölümü. Sonrasında olayları Kraliçe Elizabeth'in tarafından görüyoruz. Hatırlatmakta fayda var, Diana vefat etmeden önce kraliçenin oğlu Prens Charles'tan boşanmıştı, aile ile arası hiçbir zaman pek iyi olmamıştı. Ancak yer aldığı hayır işleri ve genel sempatikliği sebebiyle İngilizler onu çok seviyordu. Ölümünden sonra kraliyet ailesinin sessiz kalışı halkın büyük bölümünün tepkisini çekti. Sonrasında işler tekrardan dengeye gelse de, epey çalkantılı bir dönemden geçildi. İşte film izleyiciye durumu, birden fazla aktörün dahil oluşu üzerinden veriyor.

Beni en çok etkileyen sanırım Balmoral Kalesi arazisindeki geyik avı oldu. Olayların tam ortasında beliren bu geyik ve sonrasında öldürülüşü sanki kraliçe için duygularını ifade edebildiği alandı, onu sadece burada ağlarken görüyoruz. Geyiğin neyi sembolize ettiğine dair soru sıkça sorulmuş anladığım kadarıyla, alternatif cevaplardan birine şuradan ulaşabilirsiniz. Bu sahne kurguya dayanıyormuş, gerçekte yaşanmamış.

Filmin IMDb notu 7.4/10, sayfasına şuradan ulaşabilirsiniz. Ben filmi beğendim açıkçası, 7 yıldız verdim. Oyunculuklardan ve sinema işlerinden pek anlamadığımı bir kez daha itiraf etmeliyim, sıradan izleyici olarak iyi vakit geçirdim, dahası beni konu hakkında bir şeyler okumaya itti, çoktan saatlerimi Wikipedia'da İngiliz kraliyet ailesi hakkında bir sürü şey okurken geçirdim bile.

image

9 Temmuz 2013 Salı

Güzel ve Çirkin, Noel Özel - Walt Disney

 
 
"Yaz günü Noel de nereden çıktı!" diyebilirsiniz, haklısınız da. Zaten ben de bu dvd'yi yanlışlıkla ödünç aldım, almışken de izleyeyim dedim. Yapmam gereken işler geçen gün son bulunca, epey rahatladım ama yorgunluğu hala üzerimdeydi. Canım da bir şeyler izlemek istiyordu, yorucu olmamak şartıyla. E bir de bir süredir aklımda Disney filmlerini tekrar izlemek vardı, şansımı Güzel ve Çirkin'den yana kullanayım dedim, isabetli bir seçim olmadı aceleyle alınca. Amacım esas hikayeyi izlemekti, Noel için özel hazırlanmış olanı değil. Yine de yazısını yazayım istedim, blogu takip eden çocuklu insan sayısı azımsanacak gibi değil (:
 
Bahsedeceğim film bir "midquel" yani esas hikayenin arasında kalan bir mini-hikaye. Eğer Güzel ve Çirkin'i izlediyseniz hatırlarsınız, Belle'e kurtların saldırma sahnesi vardı ve sonrasında da sonlara doğru Canavar ona şatonun kütüphanesi hediye ediyordu. İşte benim izlediğim film de bu iki olay arasında yer alan bir midquel. 72 dakikalık bu animasyon 1997 yapımı, Disney Toon Stüdyoları'nda hazırlanmış ve zamanın 180 milyon dolarına mal olmuş. Alaaddin'den sonra geliyor bütçe sıralamasında. Canavar her zamanki huysuzluğu ile bu sefer de Grinch'in rolünü kapıp Noel kutlamalarını yasaklıyor. Sonrasında Belle ile aralarındaki gelgitli aşk hikayesinde kazanan Belle oluyor ve Noel de bu arada kutlanıyor.
 
Eleştirmenler pek beğenmemiş bu filmi, ben de aynı fikirdeyim. Öncelikle izleyici kitlesi ve Noel ruhu göz önüne alındığında gereğinden karanlık ve karamsar bir animasyon. Tek artısı sanırım esas hikayede Prens'in canavara dönüşme hikayesinin detaylarını öğreniyoruz. İlk filmi sevenlerin ilgisini çekebilir bu detay. Müzikler fena sayılmaz, Paige O'Hara'nın seslendirdiği "Stories" ve Tim Curry'nin seslendirdiği "Don't Fall in Love" şarkılarını dinlemenizi öneririm. Benim neden pek sevmediğime bu animasyonu tekrardan dönecek olursak, esas filmi yarım yamalak hatırlıyor da olsam sanki Canavar bu kadar kötü kalpli değildi. Evet aksi ve hırçındı ama bu filmde bildiğiniz ukala adamın teki. O açıdan sevemedim. Ama ruhları olan, hareketli fincanlar, saatler ve diğer ev eşyalarını yine severek izledim. Zaten çocukların kalbini oradan çaldılar çaldılarsa. Özellikle şatonun dekoratörü Angelique'e ve Fransız aksanına bayıldım. Hatırlatalım, peri Prens'i lanetleyip canavara dönüştürürken esasında tüm şatoyu lanetlemişti, bu sebeple şatonun çalışanları da çeşitli ev eşyaları formunda hayatlarını sürdürmekteydiler.
 
Diyeceklerim bunlar, her ne kadar esas filmi izlemesem de bu Noel özel filmi Güzel ve Çirkin'in en sevdiğim Disney filmi olmadığını anlamamı sağladı. 

8 Temmuz 2013 Pazartesi

Yakın zamanda blogda yer alacak filmler listesi


Bugün yakın zamanda izlemeyi planladığım ve blogda yazılarına yer vereceğim filmleri düzenledim, bir araya getirdim. Bulabildiklerimin Türkçe isimlerini de yazdım. Liste şöyle, bakın bakalım nasıl nasıl. Farklı farklı yönetmenlerden değişik türler seçmeye çalıştım.

Jojo in the Stars - Marc Craste
My Blueberry Nights (Benim Aşk Pastam) - Wong Kar Wai
Beauty and the Beast, Christmas Edition (Güzel ve Çirkin) - Walt Disney
My Neighbour Totoro (Komşum Totoro) - Hayao Miyazaki
Paprika - Satoshi Kon
Mermaid - Anna Melikyan
The Shining (Cinnet) - Stanley Kubrick
Hugo - Martin Scorsese
Princes and Princesses - Michel Ocelot
The Breakfast Club (Kahvaltı Kulübü) - John Hughes

11 Kasım 2012 Pazar

Bu Pazar akşamı için film önerileri.


Pazar akşamları bence film izlemek ve televizyon/laptop karşısında pineklemek içiçn yaratılmış. Hele şimdi havalar da soğumuşken battaniye şart. Benim masamda izlenmeyi bekleyen filmler şunlar. Aklınızda bulunsun.

Dirty Rotten Scoundrels
The Way We Were
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi
Kırık Midyeler
Pi
Turtles Can Fly

30 Eylül 2012 Pazar

Pan'ın Labirenti- Guillermo del Toro


Bazı filmler var, ben zamanın birinde izlemeye başlıyorum, gerekli/gereksiz sebeplerden ötürü yarım kalıyor ama demek ki aklımda yer ediyor ki, ben yine dönüp dolaşıp bir şekilde izliyorum o filmi.

Pan’ın Labirenti tam da o filmlerden. 2-3 sene önce, belki de daha fazla, bir arkadaşımın tavsiyesi üzerine izlemeye başlamış, kim bilir neden yirminci dakika civarlarında bırakmıştım. Geçen akşam canım film izlemek isteyince, gözüme çarptı. Henüz yapım aşamasındaki atkımı, sütlü kahvemi yanıma alıp izlemeye başladım.

2006 yapımı bir Meksika filmi Pan’ın Labirenti. Orijinal adı, El laberinto del fauno. Yönetmeni ise, artık adına aşina olduğumuz Guillermo del Toro.
Bu aralar elimde George Orwell’in Katalonya’ya Selam kitabı var. E tabi iyi gitti bu kitap-film ikilisi. Neden? Çünkü her ikisi de İspanya iç savaşını konu alıyor. Orwell’inki birinci ağızdan bir anlatı, filmde ise iç savaşa paralel başka bir hikaye daha var.
500.000’ yakın insan kaybının yaşandığı tahmin edilen İspanya iç savaşı nedir diyenler şuraya bir bakabilirler.

Film 1944 yılında geçiyor. Kahraman çok filmde. Bizim esas kahramanımız ise, birkaç sene önce terzi babası savaşta öldürülmüş olan Ofelia. Ofelia’nın annesi tekrar evleniyor, sadist bir faşist komutan ile. Anne kız Komutan Vidal’in yanına yerleşiyorlar. Bir yanda savaş tüm gerçekliği ile devam ederken, diğer yandan Ofelia hayali dünyasında ilerliyor.

Aslında tam da bana göre bir filmmiş bu. Tarih, siyaset bir yanda, diğer yanda da fantazya. Bugüne kadar çoğu filmdeki sadist karakterleri gereksiz ya da abartılı bulmuşumdur. Komutan Vidal kesinlikle öyle değildi. Sırf bu oyunculuk için dahi izlenebilir.

Galiba filme dair en sevdiğim şey, Ofelia’nın dünyasını sürekli sorgulamam oldu. Bu hayali yerler, yaratıklar küçük bir kızın kişisel acılarından kaçma taktiği miydi yoksa büyü gerçekten var mıydı? Fantastik kurguda genelde bunları pek sorgulamayız. Çünkü gerçekliğinden bağımsız olarak keyif almaya çalışırız. Bu filmde öyle değil işte. Fantazyayı da en az gerçek dünya kadar çok sorguluyoruz, çünkü biz de bir bakıma savaşın ve gerçeğin acıtan gerçekliğinden, Ofelia’ya katılıp fantazyaya sığınmayı çok istiyoruz.

Ne geldi aklıma peki bu filmi izlerken? Alice Harikalar Diyarında. Çok da takılmadım yine de. Ofelia'nın dünyasına geri dönecek olursak, işte oradaki yaratıklar hiç de herhangi bir çocuk fantazyasında yer alanlara benzemiyor. Korkunçlar. Çok hem de. Savaşın korkunçluğu, korku halinin kesintisiz devamı bir kez de böyle karşımıza çıkıyor bana kalırsa. E tabi bir de, Ofelia'nın savaşın tam ortasında, salt bir çocuk olarak var oluşu. Burası önemliydi.

Film çok güzel. Benim son zamanlarda izlediğim en iyi film. İzlemesi kolay mı? Kesinlikle hayır. Ben bazı sahnelerde elimdeki örgüye gömdüm başımı. Ve bir kez daha anladım, tarih acılarla dolu.