kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2013 Salı

The Haunted House: A True Ghost Story - Walter Hubbell

Acayip hayaletli olayların mekanı o ev

Yeni edindiğim Kindle'a dair bir yazı şurada paylaşmıştım. Kindle'ı aldıktan sonra indirdiğim ilk e-kitaplardan biri Hubbell'ın bu kısa, 'gerçek olaylara dayanan' hikayesi oldu. Ücretsizdi ve ben de yatmadan önce bir miktar hayalet hikayesinin iyi gelebileceğini düşünmüştüm. Öncelikle birazcık kitaptan bahsedeyim.

Kitabın bildiğim kadarıyla Türkçe çevirisi yok, pek bilindiğini de sanmıyorum açıkçası. Başlığı ben çevirecek olsam, şöyle olurdu: "Hayaletli (Perili) Ev: Gerçek Bir Hayalet Hikayesi" Pek olmadı sanki, neyse. 1888'de basılan ve 55.000 kopya satan bu eserin yazarı Hubbell, kendisi bir aktör. Ben internette yazara dair hiçbir şey bulamadım neredeyse. Sadece Amherst, Kanada'da vuku bulmuş bu olaya merak saldığını, gidip olayı yerinde gördüğünü, 6 hafta orada kaldığını ve sonrasında da bunu yazdığını öğrenebildim. Olay nedir peki?

Kitabın yazıldığı dönemin biraz öncesinde, Amherst'te, kendi halinde yaşayıp giden bir ailenin başına tuhaf şeyler gelmeye başlıyor. "The Great Amherst Mystery" olarak bilinen bu olay yerel halkın ilgisini çekmekle kalmıyor, dört bir yandan meraklıları topluyor. Başlarda ufak tefek eşyaların hareket etmesiyle kendini gösteren 'kötü ruhlar' zaman içinde trampet çalmaya ve hatta bir noktadan sonra iyice kendilerindne geçip evin farklı noktalarında yangın çıkarmaya başlıyorlar. Ancak olayın en başından beri ev ahalisinden kafayı taktıkları tek bir kişi var, o da evin henüz evlenmemiş kızı Esther Cox. Ben en çok neden Esther diye merak ettim. Ne yaptı acaba, gece vakti tırnak mı kesti, ıslık mı çaldı? En son hatırladığım, hayaletler tarafından sırtından birkaç kez bıçaklandığı ve ölmediğiydi bu talihsiz genç kadının. Her neyse, demem o ki, olay zamanında epey duyuluyor, 'uzmanlar' olan biteni açıklamaya çalışıyor ama sonra bir şekilde unutuluyor. Olan Esther'e oluyor.

Açıkçası Goodreads yorumları gerçekten çok acımasız bu kitaba karşı. 209 kişi oylamış kitabı, 5 üzerinden ortalama puanı 2.65. 1880'lerde yazıldığı, dönemin okuyucu kitlesi ve türlü türlü kültürel çerçeve gözden kaçırılmış yorumlarda, sürekli ne kadar da kötü bir kitap olduğundan, karakterlerin ne kadar basit olduğundan söz edilmiş. Ben de hayranı olmadım Hubbell'ın ve eserinin ancak ilginç bir deneyimdi sanırım bu kısa hikayeyi okumak. Sonuçta etrafımızda 1880'lerde yazılmış kaç tane hayalet hikayesi var okunacak. Bence sırf bu ilginç okuma için bile bir teşekkür borçlu olabiliriz yazara (:

E peki nasıl derseniz, çok basit bir dili var. Karakterler tek boyutlu gibi. Zaten onları çok da merak etmiyorsunuz sanırım. Sürekli acaba hayalet şimdi nasıl saldıracak Esther'e diye merak ediyorsunuz. Eğer İngilizce'yi yeni öğrenmeye başladıysanız bence iyi bir okuma pratiği olabilir Hubbell'ın bu kısa öyküsü. Dili basit, çok çetrefilli kelimeler yok dediğim gibi. Ve elbette gerilim ve paranormal türlerini sevenler için bu antik örnek ilginç ve keyifli bir okuma olabilir.

11 Ekim 2013 Cuma

Aramızdaki En Kısa Mesafe - Barış Bıçakçı


Bir başka yağmurlu Londra gününden merhaba herkese. Barış Bıçakçı'nın kitaplarını, daha doğrusu bu yazarın tarzını, dilini ne kadar sevdiğim son derece aşikar artık. Bu yazıda, yeni geldiğim bu şehirde okuyup bitirdiğim ilk kitaptan, Aramızdaki En Kısa Mesafe'den bahsetmek istiyorum.

Bazı kitaplar var ki, okuması ayrı güzel; okuyup sevdikten sonra sevdiğiniz birine hediye etmesi ayrı güzel. Bana da bu kitabı erkek arkadaşım verdi. Bıçakçı ile onu ben tanıştırmıştım, o da çok sevdi gibi. Mevsimi de tutturdu, çünkü bana kalırsa bu yazar sonbahara ait. En güzel, hafif serin havalarda okutuyor kendini. Hani az az üşüdüğünüz, belki üzerinize anneannenizin ördüğü yün battaniyeyi adığınız zamanlara ait. Ben de böyle hafiften serin bir Londra sabahında, Trafalgar Meydanı yakınlarında bir yerlerde başladım, bitirdim. Yanında da elbette o ünlü sütlü çaydan içtim. Az sevdim.

Kitabın arka kapağında aslında çok da güzel özetlenmiş, Aramızdaki En Kısa Mesafe 'asıl öykü ile ilgilenmeyen bir anlatıcı ve yetişkinliğe varmayan bir çocukluğun öyküleri'nden oluşuyor. Okuyanın kalbini pıtır pıtır attırıyor ama sanki gözden akacak minik yaşı da hep hazırda bekletiyor. 5 kişilik bir ailenin hikayesi. Hikayenin baş kişisi sürekli değişiyor, yeri geliyor bir kuş eşlik ediyor sahnedeki aile ferdine; bazen bir sakız paketi. Aslında minik bir çocukluk anlatısı Aramızdaki En Kısa Mesafe. Çocukluğa yakıştırdığımız ve yapıştırdığımız anlamlardan, etiketlerden hem çok uzak hem çok aynı. Arada bir yerde, hepimizin aklının bir köşesinde.

9 yaşında Anne Frank'in Hatıra Defteri'ni okuduğumdan beri çocukluk deneyimleri, anlatıları epeydir ilgimi çekiyor. Tanık olmanın yaşı yok, evet ama yine de bir çocuğun gözünden, dilinden bilmek bir şeyleri bana her zaman çok çok başka geliyor. Büyüyünce belki de bizi hep büyük büyük olayların etkilemesini bekliyoruz, hayatımızdaki travmatik değişikliklerden korkuyoruz. Bu esnada da başımızdan geçen irili ufaklı hadiseleri göremiyoruz, görmezden geliyoruz. Ama sanki çocukken her şey çok farklı, ufacık şeylerden etkileniliyor ve o ufacık şeylerin etkileri yıllarca devam ediyor. Saflık, masumiyet vb. tanımlamaları bir yana bırakalım, çocukluk anlatıları en önemli şeyi tekrar hatırlatıyor okura; dünyaya meraklı ve gözlerle bakmayı, bakmaktan korkmamayı ve en önemlisi kalbi koca koca açmayı. Sırf böylesi değişik bir anlatı türünü denemek için bile okunabilir Aramızdaki En Kısa Mesafe.  

2003 yılında İletişim Yayınları tarafından yayınlanan bu kitap, Bıçakçı'yı tanımak için iyi bir seçim. Kendi çocukluğunuza bir süreliğine de olsa geri dönmek için en kestirme yol.

13 Eylül 2013 Cuma

Buz ve Ateşin Şarkısı / Taht Oyunları - George R.R. Martin


Şu yazıda artık blogda yakın arkadaşlarımın da yazılarına yer vereceğimden bahsetmiştim. Bu söyleşimsi şeyi de Irene Adler (mühendis olan arkadaşım) ile hazırladık. Bence pek keyifliydi, umarım siz de sonuna kadar okursunuz. Bence epey iyi bir yazı oldu (: Biraz uzun ama pek güzel. Aramızda mesafeler olduğundan, Facebook mesajları üzerinden hazırladık, orijinal haline neredeyse hiç dokunmadım. Bu "söyleşi" ilk olduğundan ötürü yorumlarınız epey önemli, azıcık vakit ayırıp hoşunuza gitti mi, gitmedi mi, haber verebilir misiniz?

Song of Ice and Fire, yani Buz ve Ateşin Şarkısı. Bu kitap serisinin adını söyleyelim sonra da sessizce saygı duruşunda bulunalım bence. O kadar iyi, o kadar sürükleyici.

Serinin yazarı George R.R. Martin. Sakallı makallı, bildiğimiz amca. Kafasının içinde bunca yıl neler tutmuş, şaşkınlık verici. Yapımcılar da bizim kadar şaşırmış olacak ki, dizisi de çekildi, hala da devam ediyor, belki duymuşsunuzdur ve hatta izliyorsunuzdur, Game of Thrones (Taht Oyunları). Ben dizisiyle 2011 Eylül’ünde tanışmıştım, gözümü kırpmadan (gerçekten, hiç uyumamıştım) yayınlanmış bütün bölümleri izleyip bitirmiştim. Sonra kitapları okumaya niyetlendim. İlk iki kitabı aldım ama araya dersler, başka kitaplar girdi, onlar unutuldular. Geçen haftadan beri ilk kitabı okuyordum, yeni bitti. E tabi, dizinin ilk sezonunu izlemiş olduğumdan çok heyecanlanmadım okurken ama yine de güzeldi. Dizinin neredeyse kelimesi kelimesine bir uyarlama olduğunu anlamış oldum. Şimdi benim için sırada ikinci kitap var. Bu arada ben Türkçe çevirilerinden okudum, fena değildi. Lafı uzatmadan mikrofonu Irene Adler'e devrediyorum. O biraz anlatsın. Sonra ben biraz daha yazayım, sonra o yine bir şeyler eklemek ister belki. Böylelikle bu kitap söyleşisini de Facebook mesajları yardımıyla hazırlayalım. Lafı açmak için ben birkaç soru atayım ortaya.

Okuyan Kedi: Merhabalar. Hemen başlıyorum sorulara. Sen serinin ilk önce dizisini mi izlemiştin yoksa kitaplarla mı başladın? Nedir genel olarak seri hakkında fikirlerin, görüşlerin, hislerin? Herhangi bir şeyi anımsattı mı sana, diğer eski serileri mesela? Kısacası nedir senin deneyimin ve hikayen?
Irene Adler: Ben önce ilk iki sezonu izledim yani serinin ilk iki kitabi olan "Taht Oyunları" ve "Kralların Çarpışması". Seriye önce dizi olarak başladığım ve çok beğendiğim için kitaplara başlamıştım, açıkcası hedefim dizinin sonraki sezonlarını beklerken meraktan çatlamamaktı fakat inanılmaz bir şey oldu ve kitaplarının diziden bile daha iyi olduğunu keşfettim. Bu kadar iyi bir dizi için şaşırtıcı bir durum bu. O ağzımız açık kala kala izlediğimiz olayları heyecandan hızlı hızlı nefes alıp bölüm bitince "Bu kadar da olmaz" diyerek okuyorum. Seri bana genel olarak günümüz dünyasını anımsattı. Buna ne yazık ki demek istiyorum ama kitapların ya da dizinin sıradanlaşması anlamında değil. Esinlenilen yerleri ve olayları keşfetmek insanı daha da heyecanlanıyor. Mesela "Braavos Rodos mu?" derken "Yok yok acaba Venedik mi, kanallar falan..." diyorum. Eski serilerle kıyaslama/benzerlik arama konusunda da; bu kadar klasik bir fantastik öge (ejderhalar) içeren bir serinin bu kadar insanın kendini içine koyabileceği bir atmosferde yansıtılması şimdiye kadar başarılmış bir şey değil. Yüzüklerin Efendisi ile kıyası abuk buluyorum çünkü orada iyiyle kötünü, siyahla beyazın savaşı daha pastoral bir şekilde anlatılırken Buz ve Ateşin Şarkısı'nda grilerin çatışmaları genelde şehirlerde geçiyor. Ejderha Mızrağı serisine de ne yazık ki bol bol vakit ve para vermiş biri olarak o konuyu açmak bile istemiyorum aslında ama onunla da kıyaslamam istenirse; yine yollarda dağda bayırda geçen ve her karakteri fantastik olan bir seriyle bahsettiğimiz serinin tek ortak yanının "ejderhalar" olduğunu söylemekle yetineceğim.

Okuyan Kedi: Pekii, karakterlere gelecek olursak ve diziyi de göz önünde bulundurursak, bazı karakterler çok seviliyor, bazılarından ölesiye nefret ediliyor. Bir de arada kalanlar var. Bu gruplamada kimi nereye dahil edersin sen? Mesela Tyrion epey şahsına münhasır bir abimiz. Tabii ben dizide de kitaplarda da senden geriyim, sonrasında neler olacak bilmiyorum. Dizinin ilk iki sezonu üzerinden yorum yapıyorum. Ne diyordum, hah işte karakterlerin kurgulanışı nasıl sence? Serinin kurgusu karakterlerin sabit tiplemeler olmayışları üzerinden mi ilerliyor acaba? Kimsenin bir sonraki adımı kestirilemiyor, böylelikle heyecan pıt pıt artıyor mu?
Irene Adler: Aynen öyle. Karakteri sevsem mi sevmesem mi diye karar veremiyorsunuz. Zaten bunu bize ilk başta belli ediyor, serinin Prince Charming'i diyebileceğimiz Jaime Lannister'ı ablasıyla yatakta yakalıyoruz, Jaime Bran'i itiyor fakat "aşk için yaptıklarım..." diyor bunu yaparken. Kalbi pıt pıt çarpan genç kızlarımız da "adam ikiziyle birlikte, ay resmen ensest çok iğrenç" mi desek "aa resmen aşık" mı desek bilemiyoruz. Her karakterin bir kişiliği var ve bu seride gerçekten kimse kutsal ya da masum değil. Arya sadece kurtulmak için değil intikam hırsıyla da saldırıyor, Tyrion o kadar iddialı bir karaktere sahipken hayatta kalmak için koşulları zorluyor. Her bölümde başka karaktere bağlanıyorsunuz. Her karakterin kusuru var ve içlerinden kusurlarını sevdiğiniz karakter favoriniz oluyor. Karakterler çok bizden, çok insan. Ejderha kanı ve Khaleesi olan Daenerys'in bile aslında bir genç kız olduğunu, aşık olup yanlış kararlar alabileceğini görüyoruz. Benim sanırım en sevmediğim karakter Bran. Son kitaptayım ve anca gittiği yeri ve amacı gördük ve "ee, bunun için miydi" diye bozuldum açıkcası. Spoiler vermemek için anlatmayacağım ama böyle bir yolculuğun, yanlarına katılan iki Jojen'in, Hodor ve yabanıl canımız ciğerimiz ablamızın daha keyifli bir maceraya atılmasıni bekliyordum sanırım. En haysiyetli, en büyümüş karakter Jon Snow, benim de favorim kendisi. "Siyah"ları kuşanmış olmasına rağmen en beyaz karakterimiz o. Kendini tamamen diyara adamış durumda. Arada hırsları ile mücadele etmek zorunda kalsa da sadık kalıyor. Belki de çocukca bir saflıkla kendini bir amaca teslim etmiş durumda. Hem özeniyorsunuz hem de hayret ediyorsunuz. Karakterin "piç" olması ve seride piçlerin insanlar tarafından hep geri plana itilmiş insanlar olmalarına karşı dimdik ayakta duruyor. Spoiler vermemek için burada tekrar kendi lafımı kesiyorum.

Okuyan Kedi: Ben bu aralar mekan analizlerine merak sardım, edebiyatta ve sinemada. Bu açıdan neler diyebiliriz sence? Dizi özellikle bunu incelemek için eşsiz bir maden. Karakterin içinde bulunduğu mekanla özdeşleşmesini sevmiştim, özellikle Khal Drogo'nun hikayesinde. E tabi kitaplarda da her bölümde merkezdeki karakterin ve onunla beraber mekanın değiştiğini görüyoruz. Tüm bunlar senin için nasıl bir okuma deneyimi oluşturdu? Beni yer yer yordu ama bir o kadar da hızlandırdı, şimdi nereye gidip kimin hikayesini dinleyeceğim dedirtti.

Irene Adler: Kitaptaki mekan ve zaman durumu biraz sıkıntılı ve başlangıçta okumayı zorlaştırıyor çünkü aynı hikayeyi ya iki kez duyuyoruz ya da çok önemli bir anı atlayıp sonra geri dönüyoruz. Ama ya kitaplara alıştıkça bunu okumak kolaylaşıyor ya da seri ilerledikçe bu sorun azalıyor. Aslında ikisi de, önemli olayların tekrarı ilerleyen kitaplarda çok ender görülüyor bunun yerine önemli bilgiyi/olayı biz biliyoruz gibi atlayıp sonra tekrar dile getirme yöntemiyle bizi zorluyor; acaba ben bunu okudum da unuttum mu dedirtiyor. Bunda en bariz örnek Jaime Lannister' ın elinin kesilme sahnesi. Dizide şok edici bir bölüm kapanışı olan sahneyi kitapta çok farklı bir şekilde, yaşanmış bir olay/ bir anı olarak görüyoruz. Mekanlar da karakterler kadar değişken, aynı mekan farklı karakterlerin hakimiyetiyle o kadar çok değişiyor ve önem kaybediyor ki... Şimdi spoiler vermeden tam şiddetiyle açıklamam mümkün değil ama Winterfell (Kışyarı) bu açıdan dikkatle takip edilmesi gereken bir örnek. Kuzeyin kalbi olarak başlıyor hikayeye bildiğimiz gibi. Mekanlarda daha önce de söylediğim gibi çok güzel ve okumayı daha keyifli hale getiren bir nokta da kendi dünyamızdan esinlenildiğini keşfetmek. Açıkcası en merak ettiğim yer Valyria ama o konuda bir "kıyamet"ten başka bir bilgi yok. Bu da başka yerlerde, dinlerde veya efsanelerde "kurgulanmış" olan bir şehirden/ülkeden esinlenildiğini düşündürtüyor (bu konuda duyarlı arkadaşlar lütfen alınganlık yapmasın neyden bahsettiğim kesin değil sonuçta, nerden esinlendiğini ancak yazar kesin olarak bilebilir) Kings Landing de tam bir başkent. Bizdeki anlamıyla değil yani, Ankara gibi değil, İstanbul gibi bir başkent. Aslında gitmemiş olsam da New York'tan esinlenilen noktaları olduğunu düşünüyorum, bir başkent olduğu halde "evsiz" insanlara sahip olmasıyla mesela. Zenginliğin içindeki fakirlik, pis kokular, aç insanlar... Hem yaşamak isteyeceğiniz hem karmaşasından kaçmak zorunda hissedeceğiniz bir başkent kısacası. Stannis ile mekanları bağdaştırmak istiyorum çünkü Stannis kitap boyunca hep karakteri gibi soğuk ve kasvetli yerlere gidiyor, ya da Stannis'in gittiği yerler zihnimizde birbirine benziyor. Daha önceden tanıdığımız mekanları bile daha keyifsiz bir yere getirmeyi başarıyor Stannis Baratheon, first of his name. (Bu yazdığım Stannis gezdikçe anlaşılacak, şimdi nerelere gideceğini yazmayacağım tabi ki) Özgür şehirler ise tam bir muamma. Onları anlamak için sanırım biraz tarihle ve eski şehirlerle ilgili olmak gerek. Ama Orta Doğu'daki zamanında medeniyetlere ev sahipliği yapmış eski şehirlerden esinlenildiğini düşünüyorum, Mereen'li kısımları okumuş olanlar dediğimi anlayacaktır. Ayrıca Qath'da dendiği gibi, bahsedilen şehirler hep çok eski şehirler, batıdiyardan daha eski, buradan da doğu (bizim dünyamızdaki doğu) olduğunu anlayabiliriz. Ayrıca baharat ticareti vesaire... Aslında dünyamızdan daha az çirkinmiş şimdi fark ettim, en azından sadece batıdiyar hüküm altında, özgür şehirlerde zenginlik kendi içlerinde kalıyor. Böyle giderse ben spoilera koşacağım o yüzden bu soruya cevabımı burada bitiriyorum, aslında her mekan, her karakter her ayrıntı çok güzel ve değerli, düşündükçe keyif veriyor ama bunlar ilk aklıma gelenler.

Okuyan Kedi: O zaman son bir soruyla bu yazıyı noktalayalım, zaten epey uzun oldu. Ama okuyanlar bu seri hakkındaki yazımızı sever, "Bize biraz daha bu seriden bahsedin" derlerse devamını yazarız. Sence bu kitap serisini, diziyi kimler sevebilir, kimlerin pek hoşuna gitmeyebilir?

Irene Adler: Bence bu seriyi "ay aman orta çağ, kaleler falan, istemez" diyen insanlar bile sevebilir. Nereden mi biliyorum, kendimden biliyorum, kitaplarda sorun yok ama günümüzde (ya da gelecekte) geçen dizileri tercih ediyorum. "İyi de o bizim dünyamız değil dolayısıyla orta çağ değil" diyenler de olacaktır ama benim anlatmak istediğim anlaşıldı diye düşünüyorum. O kadar alakasız zevklere sahip insanların ortak noktası oldu ki bu dizi, "kim sevmez?" Sorusuna verilebilecek cevabı bulamıyorum ama HBO'nun tarzından hoşlanmayan seyirciler rahatsız olup izlemeyi bırakabilir (özellikle ilk sezonda bol bol cinsellik var, bazen rahatsız edici düzeyde olabiliyor)

7 Eylül 2013 Cumartesi

Harry Potter ve Melez Prens - J.K. Rowling

Harry Potter ve Melez Prens, yani serinin altıncı, sondan bir önceki kitabı dün bitti. Gece yarısı. Arkasında derin bir üzüntü bıraktı, sabah uyandığımda da son derece keyifsizdim. Sebebini okuyanlar anlayacaktır.

Bundan bir önce, geçenlerde Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı (serinin beşinci kitabı) hakkında bir şeyler yazmıştım. Serinin en az sevdiğim kitabı olduğundan bahsetmiştim. Melez Prens için galiba tam tersini söyleyeceğim, galiba serinin en sevdiğim kitabı bu.
Harry Potter serisi yedi ktiaptan oluşuyor, Melez Prens ise büyük finalden hemen bir önceki kitap. Heyecan yükseldikçe yükseliyor, bir noktadan sonra kitaptaki karakterlerden hiçbirine güveniniz kalmıyor. En azından ben öyle hissettim.

Harry ve arkadaşlarının okuldaki altıncı seneleri, artık biraz daha seçmek istedikleri mesleğe yönelik dersler alıyorlar. Yine epey ağır bir ders yükü altındalar, Qudditch de devam ediyor ve elbette okuldaki esrarengiz olaylar da. Seriye yeni katılan bir hoca var, ben kendisinden nefret ettim. Genel olarak ne oluyor peki bu kitapta? Voldemort’un geri dönüşü kendisini cinayetlerle ve türlü türlü kötülükle gösteriyor. Büyücüler alemini korku, telaş ve panik sarmış durumda. Hogwarts da nasibini alıyor elbette.
Peki bu kitapta neleri sevdim, neleri sevmedim?

Sevdiklerim:
  • Galiba serinin en iyi, en heyecanlı sahnelerinden birkaçı bu kitaptaydı. Sonunu bilmeme rağman nefesimi tutarak okudum.
  • Ginny’i bu kitapta daha da iyi tanıyoruz. Bazılarınız pek sevmiyor bu karakteri ama ben seviyorum. Sakinliği ve en az abileri kadar komik oluşu hoşuma gidiyor.
  • Sevimsiz Cho Chang'i pek görmüyoruz bu kitapta, bu başka bir artı. Ben nedense hiç sevemedim bu karakteri.
  • Ron ve Hermione arasındaki o garip ilişki ilk okuduğumda da, bu sefer de çok eğlenceli geldi.
  • Kitabın çok uzun olmaması, olayların pıtır pıtır gelişmesi okurken daha az yorulmama sebep oldu.
Sevmediklerim:
  • Keşke biraz daha detaylı anlatılsaydı dediğim birkaç olay oldu.
  • Kısa oluşu iyiydi dedim ama sanki önemli sona biraz hızlı gelindi.
Bu yazın son Harry Potter kitabı hakkında düşündüklerim bunlar. 2014 yazında, serinin son kitabında görüşmek üzere.
 

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Virginia Woolf'tan Yazarlık Dersleri - Danell Jones


Geçen yazdan beri elimdeydi bu kitap, okunmayı bekliyordu. Geçen akşam Harry Potter'a ara vermek için okumayı başladım.

Özellikle blogun ilk yılında bir şeyler yazıp yazmadığıma dair sorular geliyordu, maalesef hayır, yazmaya dair öyle dizginleyemediğim bir hevesim yok . Bilmiyorum, belki günün birinde ben de yazmaya çalışırım bir şeyler ama yakın zamanda böyle bir planım yok gibi. Okumak her zaman daha önemli galiba yazmaktan benim için. Kim bilir, belki zamanla değişir bu durum.

Türkiye'de son zamanlarda yazarlık atölyelerinin pek popüler olduğunu biliyorum, insanlar yazmak, bir şeyler üretmek istiyorlar demek ki. Eğer siz de bu gruba dahilseniz, bu kitabı çok sevebilirsiniz.

Timaş Yayınları'ndan 2008 yılında basılmış. Yazar Jones ise yirmi yılı aşkın süredir yazarlık dersleri veriyor ve aynı zamanda Virginia Woolf üzerine araştırmalar yapıyor. Peki kitap okuyucuya ne vaat ediyor? Yedi dersten oluşuyor bu kitap, dersleri verense elbette Woolf. Nasıl oluyor peki? Kitabın yazarı Jones, Woolf'un yazarlık dersi verdiğini kurgulamış. "Onun yazma eylemi üzerine düşüncelerini, hayatından kesitler ve karakteri ile destekleyerek sunmak eğlenceli bir oyun gibiydi" diyor Jones.

Sadece dersler yok kitapta. Yazma alıştırmaları, Woolf'un eserlerine dair bilgiler, önerilen okumalar, kurmaca notları, hatırat notları ve şiir notları da var. Jones'un anlatıcı olarak Woolf'u seçmesinin nedenini ise yazarın bu konuya uygun çok fala günlük, deneme, anı, roman ve öykü bırakması olarak gösteriyor.

Tamamiyle hayal ürünü olan bu kitabı ben sevdim, eğer yakın zamanda bir şeyler yazmayı düşünseydim tahminen çok daha dikkatli, notlar alarak okurdum. Bir de Jones'un bu kurmacasında Woolf'un "deliliğin sınırlarında sendeleyen nevrotik bir deha" olarak değil de son derece neşeli ve keyifli bir kadın olarak yansıtılması hoşuma gitti.

Dersler ise gerçekten faydalı bana kalırsa. En çok da günü planlamanın önemi üstünde duruluyor yazar adayları için. Günlük tutmak, notları saklamak ve elbette kurallara uymaktansa yazarlık kurallarını kişinin kendisinin belirlemesi üzerinde duruluyor. Günlük yazma fikri bana da çok mantıklı geliyor. Jones ve elbette Woolf'a göre de, günlük yazmak, bir süre için kullanılabilecek uçsuz bucaksız bir alan olarak görülmeli. Böylelikle kişi kendi yazma ritmini bulup devamında da sürdürebilir. Tabi tüm bu denemeler sırasında da esas amaç kişinin gözlem gücünü arttırmak.

Kısacası, yazma işlerine merakı olanlar için birebir bir kitap. Ancak başlangıç seviyesinden daha ileri gidip, daha çetrefilli bir şeyler arıyorsanız bu konuya dair, belki başka kitapları gözden geçirmelisiniz. Çünkü Jones'un kısa, yalın ve temel bilgilerin yer aldığı bu kitabı işe yeni başlayanlar için daha uygun.

Tabii bir de, eğer daha önce Woolf'un eserlerini okuduysanız, bu kitaptan alacağınız zevk de epey bir katmerlenecek.

27 Ağustos 2013 Salı

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı - J.K. Rowling



Harry Potter’ın beşinci kitabı yeni bitti, hemen yazısını yazmak istedim. Evet, bu kitap sayesinde epey keyifli günler geçirmiş olsam da bir kez daha fark ettim ki seride en az sevdiğim kitap bu sanırım. Neden peki?
Öncelikle biraz kitaptan bahsedeyim. Harry’nin Hogwarts’taki beşinci senesi, sene sonunda bizim lise giriş sınavlarını andıran OWL isimli sınavlar serisine girecek. Dersler bir yana, klasik maceralar bir yana, ben Harry'nin yerinde olsam kesin her hafta dudağımda uçuk çıkardı, 4-5 kilo verirdim. Her neyse, yine Dursley’lerde epey tatsız bir yazdan sonra koşa koşa okula gitmesini bekliyoruz. Ama bu sefer işler biraz karışık. Okul yerine ilk durak olarak babasının en yakın arkadaşı olan Sirius Black’in evine gidiyor, çünkü orada bir işler dönüyor. Kitabı okumamış olanlar merak etmesin, hevesinizi kaçıracak bir şey söylemeyeceğim, ipucu vermeyeceğim. Peki bu kitaptan aklınızda geriye ne kalacak? Sihir Bakanlığı'nın okula atadığı sinir bozucu kadın Dolores Umbridge, elbette Weasley ailesi, Draco Malfoy ve çetesi, Fred ve George kardeşler ve çok daha fazlası.
Bu kitapta neleri sevdim, neleri sevmedim?
Sevdiklerim:
  • Serinin en sevdiğim karakterlerinden biri olan Luna Lovegood’u bu kitapta iyice tanıyoruz. Onun o garip kıyafetlerini, takılarını, davranışlarını (filmden sahnelerden kopya çekmeden) kafamda oluşturmak pek eğlenceliydi.
  • Ginny’i de pek severim. O da artık büyümüş olarak çıkıyor bu kitapta okurun karşısına. Lafa pat diye dalıvermeler, Harry’e ve Ron’a diklenmeler olsun, yeni erkek arkadaşı olsun, tam bir ergen ama bir o kadar da sevimli.
  • Ve Neville. İşte sevdiğim bir başka karakter. Galiba ben Hermione, Ron ve Harry’den çok yan karakterleri sevmişim bu seride. Neville’in gönlümde yeri apayrı. Tabi beşinci kitap onun da dahil olduğu çok çok önemli bir bilgiyi içeriyor. Kitapta iki şeyi çok sevdim, ikisinde de Neville vardı.
  • Fred ve George kardeşler yine çok ama çok eğlenceli. Hatta hiç bu kadar eğlenceli olmamışlardı sanırım.
 Sevmediklerim:

  • Serinin en uzun kitabı bu muydu emin değilim ama bana gerçekten çok çok uzun geldi. Bir an sonuna hiç ulaşamayacağımı düşündüm.Olaylar o kadar dallanıp budaklandı ki, kitapları daha önce okumama hatta tüm olayın sonunu bilmeme rağmen aklım karıştı, yoruldum.
  • Profesör Dumbledore'un bu kadar az göründüğü bir kitap daha hatırlamıyorum. Bu duruma alışamadım.
  • Hagrid'in olduğu kısımları da pek eğlenceli bulmadım.Snape’i daha fazla görmek istedim, 
  • Bellatrix’i de. Bu karakterler bana çok ilginç geliyor, onların olduğu bölümleri kalbim heyecandan ata ata okuyorum.
Sevdiklerim sevmediklerim diye ayırınca, sevdiklerimin sayısı daha fazla çıktı, her neyse, galiba beni çok uzun olması (800 küsur sayfa) yordu. Kısacası, Hary Potter’ın beşinci kitabı benim için serinin favori kitaplarından biri değil. Ancak büyük sonra doğru iyi bir hazırlık kitabıydı sanırım. Okuru meraklandırıyor, biraz korkutuyor.
İşte böyle, sırada altıncı kitap var. İyi ki tekrar okuyorum, büyülü bir yaz oluyor benim için.
Kitap yazısını hiç böyle "sevdiklerim, sevmediklerim" diye ayırarak yazmamıştım, nasıl olmuş sizce? Belki bir süre böyle yazabilirim.

25 Ağustos 2013 Pazar

Her yaz biraz Harry Potter, iyi gelir

 
Herkes gibi ben de yaz aylarını pek seviyorum, kışın yorgunluğunu bazen saatlerce boş boş televizyona bakarak bazen de kasıtlı olarak çeşitli süt ürünleri tükettikten sonra öğle uykusuna yatarak atıyorum. Ancak benim (tahminen birçok kişi de böyledir)şöyle bir sorunum var, çok çok boş kalınca kendi kendimin canını çok fena sıkabiliyorum. Aklıma olur olmadık huzursuz edici düşünceler geliyor, gereksiz yere saçma sapan şeylere üzülüyorum. Bu yüzden sanki küçük çocuk avutur gibi, yaz aylarında sürekli kendimi bir şeylerle eğlendirmem gerekiyor.
Yılların deneyimi sayesinde birçok malzemem var aslında. Sizin de tahmin edebileceğiniz gibi bir şeyler okumak elimdeki en güçlü yöntemlerden biri. E madem yaz, yani tatil, ben de eğlenceli bir şeyler okumayı tercih ediyorum. Sonuç olarak da, bu yaz da dahil olmak üzere, son 3 yazdır Harry Potter kitaplarını tekrar okuyorum.
Diyebilirsiniz ki bu serinin zaten özü koca bir macera olması, sürükleyici olmasının da en önemli sebebi sonunda ne olacağına dair merak uyandırması. Haklısınız, ancak şöyle de bir gerçek var ki ilk üç kitap haricinde serinin geri kalanını hatırlamıyorum! Çok ilginç evet, ilk kitabı 2000’de okumuştum, yani ortalama 10 yıl önce okuduğum kitapları daha iyi hatırlamamın tek sebebi J.K. Rowling’in zaman içinde hikayeye çok fazla karakter ve olay eklemesi olacak, ki bu son derece normal. Yani demem o ki, iki yaz önce ilk üç kitabı okurken yer yer çok iyi hatırladığım şeyleri okudum, ancak geçen yazdan itibaren sanki seriyi en baştan okur gibiyim. Küçükken gözüme çarpmayan detayları, hikayenin bütününü şimdi çok daha iyi görebiliyor olmam da cabası.
Geçen yaz üçüncü ve dördüncü kitapları okudum. Geçen haftadan beri de beşinci kitap elimde, en kalın beşinci kitaptı sanırım, çok iyi gidiyor, çok iyi vakit geçiriyorum. Beşinci ve altıncı kitapları İngiltere’ye gittiğimde almıştım, yaklaşık 8 sene önce. Hatta orada olduğum hafta altıncı kitap yayınlanmıştı ve bende İngiliz Harry Potter hayranlarıyla beraber Cambrdige’de bir kitapçının önünde sabahlamıştım, üzerimde Gryffindor pelerinimle.
Galiba dünyadaki en fazla vakti sahip olan insanlardan biriyim, çünkü tüm seriyi hem Türkçe hem İngilizce okudum. Türkçe çevirilerinin çok çok iyi olduğunun herkes farkında sanırım. Ama İngilizce okumanın da ayrı bir keyfi var sanki, epey şiirsel, metin pıtır pıtır akıyor. Ve neden bilmiyorum ama İngilizce orijinalleri daha hızlı okuduğumu hatırlıyorum.
Bu yazın geri kalanında altıncı kitabı okumayı planlıyorum, geri kalanlar da önümüzdeki yaza kısmet. Peki ya sonra? Belki 2015 yazında da Yüzüklerin Efendisi Okuma Şenliği yaparım, kim bilir.  
 
Diyeceğim o ki, daha önce okuduğunuz ve sevdiğiniz kitaplara, özellikle de sürükleyici serilere, bir süre sonra tekrar geri döndüğünüzde farklı ama yine pek hoş bir şeyle karşılaşıyorsunuz, öneririm.

24 Ağustos 2013 Cumartesi

2013 yaz okumaları


Bu yazıda size hem bu yaz neler okuduğumdan hem de nerede, nasıl okuduğumdan bahsetmek istiyorum. Tüm bunları maddeler halinde yazarak anlatayım en iyisi.

1. Bu yaz, her yaz gibi, daldan dala atlayarak okudum, türlere ve yazarlara bağımsız kalmadan. Herkese öneririm. Yeni çıkanları da takip etmeye çalıştım ama daha çok okunmayı bekleyenlere şans verdim.

2. Artık gelenekselleşen, her yaz serinin 1-2 kitabını okuduğum "Harry Potter Okuma Şenlikleri"ni yine gerçekleştirdim, ondan ayrı bir yazıda bahsetmek istiyorum.

3. Birkaç ay öncesine kadar gözlüklerimi çok da düzenli kullanmıyordum, yoruldukça takıyordum. Bu yaz anladım ki artık gözlüksüz pek rahat okuyamıyorum. Bu gerçek tüm sertliğiyle suratıma çarptı. Artık gözlüksüz hiçbir yere gitmiyorum.
4. Bir yaz klasiği olarak elbette en çok sahilde okumayı sevdim. Her sahil okumasında olduğu gibi kitaplar ıslak havlular sebebiyle biraz nemlendi, biraz da güneş kremli ellerle dokunulmaktan lekelendiler. Ama güzel olansa, aralarına biraz da kum girdi. Böylece kışın açtığımda bana yazı hatırlatacak pıtır pıtır bir şeyler dökülecek kucağıma.
5. Genel olarak bu senenin yaz okumalarında, özellikle de sahilde, sürükleyici kitaplar seçmeye çalıştım. Bazen polisiye, çoğunlukla fantastik. Pek risk almadım kitap seçimlerimde.
6. Sizin plaj çantanızda neler var bilmem ama benimki epey doluydu. Güneş kremi, yedek mayo, havlu vb. zaten hepimizde vardır tahminen. Ben bir de 3-4 kitap ekledim tüm bunlara. Neden mi? Çünkü bazen okumakta olduğum kitap bitmek üzere oluyordu, e demek oluyor ki zaten 2 kitap kesin girecek çantaya. E bir de seçeneğim olsun, eğer sıradaki kitabı sevmezsem diye alternatifler de hop çantaya. Böylece epey yüklü bir şekilde gidip geldim denize.
7. Bu sene balkonda da kitap okumayı çok sevdim. İlk defa yaptığım bir şey değil elbette ama bu sene iyice keyfine vardım. Yanımda da mutlaka içecek bir şeyler bulundurdum.
8. Neler içtim peki kitap okurken? Bu aralar, sıcak tüketmeye alıştığım bitki çaylarını yapıp, buzdolabına koyup sonra da soğuk soğuk içiyorum. Özellikle meyveli bitki çayları bu iş için çok uygun. Bu sene nedense pek limonata içmiyorum, geçen yazlarda çok fazla içerdim oysa. Evde yaptığım soğuk kahveleri de seviyorum, büyük sürahilerde yapıyorum, minik termosuma koyup sahile de götürüyorum.
9. Kitap okurken bir yandan da neler yedim peki? Bu sefer çok ciddi bir şekilde yediklerime dikkat ediyorum ama kitap okurken yeni keşfettiğim bir şeyi yemekten kendimi alıkoyamadım: çikolatalı leblebi. Tadı leblebi şekerine epey benzese de biraz daha az şekerli ve inanılmaz lezzetli. Öneririm. Yazın olmazsa olmazı ise benim için, şeftali ve haşlanmış mısır. Bunlardan da bolca tükettim.
10. Peki bu yaz ne tür kitaplara biraz uzak kaldım? Açıkçası yorucu okul senesinin ardından akademik kitapları bir süre daha pek de okumak istemiyorum. Bu yaz neden bilmiyorum ama klasiklere de pek yanaşmadım oysa geçen iki yazımı Rus ve İngiliz klasiklerini okuyarak geçirmiştim. Mesela geçen hafta Andre Gide’nin bir kitabını elime aldım, ondan da biraz sıkıldım ve yine okunmayı bekleyen fantastik serilerime geri döndüm.
11. Fantastik fantastik diyorum, peki bu türden neler okudum? Elimde üç ünlü serinin ilk kitabı vardı: Zaman Çarkı, Ölüm Kapısı Serisi ve Ejderha Mızrağı. Üçünü arka arkaya okusam herhalde hepsi birbirinin içine girerdi. Bu yüzden Zaman Çarkı ile başladım, epey de sevdim, devam kitapları okunacak kitaplar listeme eklendi. Terry Pratchett ve Neil Gaiman’ın okunmayı bekleyen birkaç kitabını okudum, her zamanki gibi epey iyi vakit geçirdim.
12. Maalesef ilk Stephen King denemem başarısızlıkla sonuçlandı diyebilirim. Nedense ilk deneme için gidip en kalın kitabını aldım, bir de çok taşınmalı, hareket halinde olduğum bir döneme denk geldi. Kitabı yarılamam ve devamını merak etmeme rağmen hala rafta okunmayı bekliyor. Kütüphane odasına girdiğimde ondan yana bakmamaya çalışıyorum vicdan azabıyla baş edebilmek için.
13. Dediğim gibi, bu yaz hep bir yerden bir yere gittim, bu nedenle yollarda da bol bol okudum. bir o kadar da (ipad sağ olsun) oyun oynadım. Arabada çok da rahat okuyamadığımı bir kez daha anladım ama uçaklar kitap okumak için çok rahat yerler bana kalırsa, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım bile.
14. Bu yaz kütüphane odasını tekrar yerleştirdim. Sandığımdan çok daha zor bir işmiş, 2 günde zor bitti. Sanki saatlerce spor yapmışım gibi her yerim günlerce ağrıdı. Sonuçtan pek de memnun değilim açıkçası. Türlere göre sıraladım kitapları ama ne bileyim, sanki biraz karışık oldu. Bir ara gözümü karartıp tekrar kolları sıvamalıyım. Bu konuda öneri ve tavsiyelere de elbette açığım.
15. Bir yandan da blogda ne tür yenilikler yapabileceğimi düşündüm. Anladığım kadarıyla yazları bloglar az okunuyor, ya da benim blogda geçerli durum bu. O zaman diyebilirim ki yeni sezon için aklımda pek eğlenceli fikirler var (: Önümüzdeki günlerde ipuçları vermeye başlayabilirim. Sizin de bu konuda bana yardımcı olacağını düşündüğünüz fikirleriniz varsa, yardımlarınızı bekliyorum.
 
Peki siz neler yaptınız bu yaz, nerelerde neler okudunuz?

Oaxaca Günlüğü - Oliver Sacks


Bir başka Oliver Sacks kitabı ile karşınızdayım. Bu seferki bir öncekinden de keyifli, bir seyahat günlüğü.
Herkesin ‘ah keşke ölmeden şurayı bir görsem’ dediği bir yerler vardır. Benim için oralar Latin Amerika ve Orta Doğu, epey geniş kapsamlı isteklerim varmış. Umarım bir gün oraları dolaşıp, duvarımda asılı olan harita üstünde de gezip gördüğüm her yere bir raptiye saplarım.

Öncelikle Oaxaca’nın nasıl okunduğuna bir açıklık getireyim. İspanyolca’da X’ler H olarak okunduğundan, Oaxaca da "Ohaka" diye okunuyor. Bilmiş bilmiş anlattığıma bakmayın, bana da Sacks yardım etti.

Daha önce hiç seyahat günlüğü okudum mu emin değilim, çok uzun yıllar önce Buket Uzuner’in New York’a dair hazırladığı bir şeyi okumuştum sanki. Sacks bana bu türü aslında epey sevdiğimi ama nedense çok göz ardı ettiğimi hatırlattı.

2006 yılında basılmış olan ve bu yıl da Yapı Kredi Yayınları tarafından Türkçe’ye çevrilen bu güncede iki anahtar kelime var: Oaxaca ve eğrelti otları. Şaşırdınız değil mi, eğrelti otları benim için lise biyoloji dersinin sporla çoğalan kahramanıydı. Bu kitap bu ilkel bitkiye bakışımı tamamen değiştirdi. Eğrelti otu nereden çıktı peki? Sacks bir eğrelti otu hayranı, nörolog olmasına ek olarak. Ve kendi gibi aşağı yukarı 30 kişiden oluşan Eğrelti Otu Derneği’nin Oaxaca’ya düzenlediği geziyi kitap haline getirmiş. Çok ilginç değil mi?
Küçükken epey bir süre Bilim Çocuk okudum, matematik takımındaydım. Ama nasıl olduysa lisede doğa bilimlerine olan tüm ilgim hepten yok oldu, tam bir sosyal bilimci oldum. Yıllardır da durum bu, fen ve matematik namına pek bir şey okuduğum söylenemez, kötü bir şey sanırım bu. Ancak bu kitap öyle bir heyecanlandırdı ki beni, elime büyüteç alıp tepeler tırmanmak, yeni bitki türleri keşfetmek ve hiç bilmediğim yerleri tek başıma gezmek istedim. Hepsi Sacks’ın samimi dili yüzünden. Mesela yer yer grup arkadaşları kadar eğrelti otlarına heyecan duymaması, yorulması, sıkılması bu seyahat günlüğünü çok ‘gerçek’ kılmış. Bir de epey içine kapanık bir adam Sacks, bunu yer yer kendisi de itiraf ediyor. Bana benzeyen, benim benzediğim insanların yazdıklarını okumak hoşuma gidiyor. Bir de adını bile duyduğumdan şüphelendiğim Oaxaca’nın meydanı, pazarları ve görülesi yerleriyle ilgili bir şeyler okumak da pek hoşuma gitti. Bizim yerel pazar yerlerini, çeşit çeşit meyve sebzeyi anımsattı. Tabii bizde kakao eksik, büyük de bir eksik. Bir çikolata sever olarak ağzım sulanarak okudum kakao çekirdekleri ile ilgili bölümü.
Bu aralar Sacks’ın kitaplarına dair bana en çok şu yönde sorular geliyor: dili çok ağır mı, anlamayıp sıkılır mıyım? Açıkçası çok haklı sorular. Düşününce beni ne tür kitaplar sıkar diye, sanırım dili çok ağır olan, anlattığını kesinlikle anlamadığım kitaplar onlar. Evet, Sacks nöroloji ve bitki bilimi gibi alengirli konulardan bahsediyor benim okuduğum kitaplarında. Ama bunu kesinlikle üstten bakan bir edayla, okuru terimlere boğarak yapmıyor. Son derece ilginç konuları net bir şekilde, bir de sevimli bir dille anlatıyor. Bu kadar öneriyor olmamın sebebi de bu sanırım. Bu nedenle tereddüt etmenize pek gerek yok sanırım.
Bir de garip bir şey oldu, bu yazıyı yazmadan önce sabah televizyonda terrarium ile ilgili bir program vardı. Terrarium nedir? Sacks'ın da bahsettiği bir şey bu. Ne olduğunu açıklamak için Sanayi Devrimi'ne geri gitmek lazım, hani İngiltere'de gerçekleşen, kömürün başrolü oynadığı dönem. Tabii o kadar kömür yakılınca korkunç bir hava kirliliği de beraberinde gelmiş. İnsanlar kadar bitkiler de etkilenmiş elbette. İnsan sağlığı konusunda o dönem ne tür tedbirler alındı bilmiyorum ancak bitkileri yetiştirmek için cam kutular yapılmış, neye benzediklerini görmek isterseniz hemen internette aratın. Günümüzde daha çok ev dekorasyonunda kullanılıyorlar. Epey zahmetli ama bir o kadar da güzel bir uğraşa benziyor. Neden anlatıyorum peki şimdi bunu? Çünkü 18. ve 19. yüzyıllarda, yani sanayinin gelişmekte olduğu o dönemde eğrelti otları bu cam kutularda yetiştirilmiş, oradan seralara taşınmış. Sacks'ın da ailesinden yadigar olan bu merakı taa o zamanlara dayanıyor. Yani yıllar yıllar önce de eğrelti otları epey seviliyormuş.
Eğer seyahat etmekten, bitkilerden ya da sadece yeni bir şeyler öğrenmekten zevk alan biriyseniz, bu sıcaklarda sizi çok da yormayacak okumalık bir şeyler arıyorsanız, Oaxaca Günlüğü’nü çok sevebilirsiniz. Bir de sonrasında kendinizi derinlemesine inceleyecek bir şeyler ararken bulabilirsiniz Sacks’ın eğrelti otları ile olan ilişkisine özenip.

17 Ağustos 2013 Cumartesi

Kıyamet Kitabı - Connie Willis

Erkek arkadaşım yazdı bu kitap yazısını, bir nevi konuk yazar. Bence benden çok daha iyi bir iş çıkarmış, umarım siz de beğenirsiniz. Ben en kısa zamanda okumayı düşünüyorum birazdan bahsi geçecek olan kitabı, epey meraklandım. Eğer siz de beğenirseniz bu kitap yazısını, yorum bırakmayı unutmayın ki ben de daha fazla yazı talep edebileyim ondan (:

Ve işte o yazı:
Hepinize 2050 Oxford'undan selamlar. Elbette bu selamı alabiliyorsanız ve ben bir şekilde bunun farkına varabilirsem zaman geçişini olanaklı kılan ağa dair bildiğimiz tüm teorileri gözden geçirmemiz gerekecek ama konumuz bu değil. Konumuz Connie Willis'in bu önemli yılı, sizlere nasıl ilettiği. Nasıl derken, hem ne şekilde resmettiğini hem de nasıl becerebildiğini kastediyorum ve özellikle ikincisini nasıl başardı bilemiyorum, çünkü ağdan geçmişi etkileyecek şeylerin geçmesi olanaksız! Neyse, konudan sapıyoruz.

Kıyamet Kitabı aslında şu an gelecekteki bizi, sizden esinlenen bir konuma koyuyor. 14. yüzyıl Avrupasında neler olup bittiğini kestirmek bir hayli zor çünkü tarihsel dokümanların bir kısmı eksik ya da kayıp, geri kalanlar ise var bile olmamışlar; o dönemin insanları medeniyetin çok da fazla yaşayabileceğine inanmamışlar olsa gerek. Fakat mühim nokta şu, yıl 2050 de olsa değişmeyen bir şey var, o da geçmişe her zaman bugünün lenslerinden bakıyor olmamız. Kıyamet Kitabı ise sizi biraz daha zor bir konumda bırakacak, bugünün lenslerinden bir gelecek inşa edip, o gelecekten bir anda sizi yaklaşık 700 yıl kadar geriye tekmeleyecek! 2050'ye göreli olarak daha yakın olmanız ise pek bir artı sağlamıyor size, nitekim burada neler olup bittiğine dair hiçbir fikriniz yok; en azından kitabı okuyana kadar. Biz burada tarihin farklı çağlarını deneyimleyebilmek adına bir zaman makinesi inşa ettik, bu sayede ise  geçmiş ile olan bağımızı salt bilgi düzleminden çıkartıp, tecrübe haline sokabilir hale geldik. Connie ise bir şekilde Kivrin'in 1348'e olan yolculuğunu, -tam da veba zamanı!- tamamen kaydetmeyi başarmış; o dönemin atmosferini adeta kelimelerle sayfaların üstünde resmetmiş ve size bizim gördüklerimizi görme imkanını sağlamış. 

Kendisine müteşekkir olmanız gereken şeyler bununla da sınırlı kalmıyor. Kivrin'in anlattıklarına göre bir kaç kulübe ve kilise dışında bomboş bir yeşillik olan Manchester arazisine biz milyonlarca insanı nasıl sığdırmayı başardıysak, Connie Willis de bu zamandaki salgını, Gilchrist'in içine düştüğü buhranı ve insanoğlunun "öteki" ile olan imtihanını da o kitabın içine sığdırmayı başarmış. Öteki diyorum, çünkü hastalıkların Tanrı'nın cezaları olduğu düşünülen, dahası mikrop kelimesinin icat dahi edilmediği bir vakitte insanlara hijyeni anlatmakla, günümüzün değerleri arasında incelemeye değer bir ilişki var. Günümüzün derken ise, sizinkini kastediyorum, demiştim ya bu vakitte neler olup bittiğine dair hiçbir fikriniz yok ve size her şeyi de anlatacak değilim; çünkü uçan arabama binip kendime yeni bir çift göz almalıyım, bunlar buğulanıyor iyiden iyiye. Şaka.


Son olarak, zamana ve içinde yaşadığımız mekanlara dair bildiklerinizi ve bildiklerimizi iyiden iyiye karıştırma potansiyeline sahip bu kitabı okumanızı rica ediyorum. Eğer olur da bu mesaj ağı aşıp bir şekilde size ulaşırsa, burada bir hayli ilginç değişiklikler olacağı neredeyse kesin ve bunlara tanıklık etmeyi düşünmek bile heyecan verici. Tıpkı sizin Kıyamet Kitabı'nda karşılaşacağınız şeyler gibi.

15 Ağustos 2013 Perşembe

Mars'ta Bir Antropolog- Oliver Sacks


Bahçedeki palmiyenin dibinde okudum bu kitabı, minik yuvarlaklar palmiyenin yenemeyen meyvelerinin kurumuş halleri
Geçen ay ani bir şekilde psikolojiye merak sarmıştım, blogun takipçileri belki hatırlarlar, sonra geldiği gibi de gitmiş gibiydi. Bu hafta o merak nöroloji ile birleşip bambaşka bir hal aldı. Ne garip meraklar, zaten hemencecik sıkılıyorsun demeyin, ben epey eğleniyorum. Ama evet haklısınız, geldikleri gibi hızlıca gidiveriyorlar. Ben de hazır buradalarken merakın itkisiyle konuya dair bir şeyler okuyorum.
Oliver Sacks son keşfim, hayranı oldum, gerçekten, Goodreads’de de mesela hayranı oldum. 1933 doğumlu Sacks Amerika’da yaşayan bir İngiliz nörolog. Türkiye’de kitapları Yapı Kredi Yayınları’ndan çıkıyor, belki başka yayınevinden de çıkmıştır ama ben görmedim. Aslında 1-2 sene önce Karısını Şapka Sanan Adam’ı görmüştüm kitapçıda, ne acayip kitap ismi demiştim, sonra unutup gittim. Prag seyahati için de minik çantama sığacak ince bir kitap arıyordum (evet, bazen kitap seçimlerim böyle saçma belirleyiciler üzerinden şekilleniyor), bunun üzerine Oaxaca Günlükleri'ni aldım. Bir solukta bitirdiğim bu gezi günlüğünün daha ilk sayfalarında bir Sacks hayranı olmuştum bile. (Oaxaca Günlükleri yazısı da pek yakında blogda)

1995 yılında yayınlanmasından sonra Mars’ta Bir Antropolog, epeyce ünlenmiş, pek beğenilmiş yurt dışında. Goodreads puanı da iyi, 4,16/5. Peki nelerden bahsediliyor bu ilginç isimli kitapta? 7 hastanın hikayesi anlatılıyor, hepsi de nörolojik rahatsızlıklardan muzdaripler. Detaylardan biraz sonra bahsedeceğim ama bana bu kitap gerçekten çok önemli bir şey öğretti. Şöyle  ki, nörolojik rahatsızlıklar akla hemen hastanın eksikliklerini, yapamadıkların ve tahminen hayatlarının sonun kadar yapamayacakları şeyleri akla getirir, doğrudur da. Eğer otistik bir yakınınız varsa tahminen çok uzun süre (belki de hiçbir zaman) sizinle göz kontağı kurmayacaktır, ona sarılmanıza izin vermeyecektir, size sevgisini hiçbir zaman göstermeyecektir; tüm bunları bizim bildiğimiz yollardan yapamayacaktır. Peki sevgimizi sadece söyleyerek, sarılarak mı gösteririz? Elbette hayır. Doğuştan görme engelli ya da sonradan bu duyusunu yitiren biri evet, nüfusun çoğunluğu gibi göremeyecektir çevresini, renkleri sadece lekeler olarak görecektir, belki de daha karanlık olacaktır görüşü. Yine aynı soru, bizim bildiğimiz ve alıştığımızın dışında görme formları yok mudur? Elbette vardır. Ama nedense bu 'rahatsızlıklar' aklımıza hemen yapılabilenler ve yapılamayanlar listelerini getirir, öyle yapmasak keşke.

Yakın çevremde nörolojik bir rahatsızlık geçirmiş, geçirmekte olan biri yok. 1000 kişiden birinde görülen, yani son derece yaygın olan otizmli bir tanıdığım ise geçen sene oldu. Arkadaşlarımdan birinin kardeşine otistik tanısı kondu. Onun anlattıkları üzerinden otizm’i ne kadar az bildiğimi fark ettim. Arkadaşımın pek yakışıklı minik kardeşi de birçok otistik gibi konuşmuyor, pek sevdiği ablasına bile kendini öptürmüyor, ama bir o kadar da yaramaz ve her çocuk gibi yerinde duramıyor. Her çocuk gibi onun da sadece kendini dahil ettiği bir dünyası var. Tüm bu anlattıklarımla beraber, Sacks bana şunu düşündürdü, zaten o da birçok kez dile getiriyor bunu kitap boyunca; eğer bir kişinin nörolojik rahatsızlığı varsa, diyelim ki göremiyor, bu durum o kişinin kendine ait bir dünya yaratmasına engel midir? Bizim bildiğimiz, içinde yaşadığımıza alternatif dünyalar olamaz mı, görmek için göz yerine parmak uçlarının kullanıldığı, sevginin sarılarak değil de başka başka şekillerde gösterilebildiği? Elbette olabilir, oluyor da. Sacks kitabıyla bunu bir kez daha kanıtlıyor.

Sacks kitabında 7 hastanın hikayesini anlatıyor. ‘Hasta’ kelimesi ise bildiğimiz hasta tanımıyla örtüşmüyor, ancak daha iyi bir alternatif olmadığından (en azından benim kelime haznemde) ben de bu terimi kullanmaya devam edeceğim. Kimler peki bu hastalar, geçirdiği bir kaza sonrasında renkkörü olan ressam Bay I., beynindeki bir tümör sebebiyle fiziksel görünüşü ve en önemlisi karakteri tamamen değişen Greg, Tourette sendromlu cerrah Dr. Bennett, 30 yıldan sonra tekrar görmeye başlayan Virgil, hafızasındaki çocukluk köyünden başka bir şey çiz(e)meyen ressam Franco, süper yetenekli çocuk ressam Stephen, ve pek ünlü Temple Grandin.

Hikayeleri anlatmayacağım, hem çok uzun sürer hem de kitabı okumak isteyenlerin tüm eğlencesini kaçırmış olurum. Ancak beni en çok etkileyen altıncı hikaye, yani Stephen’ın hikayesinden bahsetmek istiyorum. Stephen otistik, erken yaşlarda konan bu tanı onu böyle bir kategoriye dahil etse de resim yeteneğine bir engel değil, bir de bu yetenek sıradan bir yetenek de değil. Stephen genelde binaları çiziyor, hafızasında. Devasa bir binayı en ince ayrıntısına kadar çizebilmesi için birkaç saniye bakması yetiyor. Bu yetenek ona hem ünü hem de zaman içinde yeteneğinin sağladığı sosyalleşme sonucunda insanlarla iletişiminde artışı da beraberinde getiriyor. İşin ilginç yanı, 17 yaşındayken, çizim yeteneğine ek olarak bir de bir müzik dehası olduğu ortaya çıkıyor. Ailesinin ilgi ve desteği, aldığı eğitim sayesinde kendi yemeğini yapabiliyor, kızlardan hoşlanıyor, espriler ve şakalar havada uçuşuyor. Bazı otistiklerin bir alanda çok çok yetenekli olduğu biliniyor; bu çizim yeteneği olabilir, işlem yeteneği olabilir ya da daha farklı alanlarda da görülebilir. Bu noktada ilgi ve destek, kişilerin hayatlarının şekillenmesinde önemli rol oynuyor gibi, en azından benim anladığım bu.
Temple Grandin, yani son hikayenin kahramanı belki size de tanıdık gelmiştir, ismi ilk okuduğumda bir yerlerde daha önce hakkında bir şeyler izlediğimi hatırladım çünkü. Grandin, yakın zamanda filmi de çekilmiş olan bir otistik, şu anda doktorasını yapıyor, büyük baş hayvanlar üzerine. Bu konudaki tasarımları epey ünlü, kullanılıyor; yani o hem akademisyen hem de iş kadını. 3 sene önce filmi izlemiştim, size de öneririm. Sacks'ın kitabının adı da Grandin’in hikayesinden çıkıyor zaten.
Sacks’ın da dediği, her insan içinde bulunduğu duruma uygun olarak, özgün bir gelişim gösterir. Bu özgünlük de 'engelli' olarak adlandırdığımız kişilerin eksilerini artıya dönüştürmesine sebep olur. 30 yıldan sonra görmeye başlayan Virgil’in gören biri olarak yaşadığı zorlukları okumak gerçekten çok ilginçti. Ya da 65 yaşında geçirdiği kaza sonucu renkkörü olarak hayatına devam eden ressamın bu koşullar altında sanatına yepyeni bir çehre kazandırması. Benim anladığım, bizim felaket olarak gördüğümüz şeylere insan zihni kısa sürede uyum sağlayabiliyor, yeter ki gerekli olan istek ve motivasyona bir zarar gelmesin.

Daha önce hiçbir kitabın bu kadar ani olarak bir şeylere bakışımı değiştirdiğine şahit olmamıştım. Bu açıdan Sacks ve kitabı beni çok çok etkiledi. Nöroloji ilginizi çeksin ya da çekmesin, yazarın anlattıklarına kayıtsız kalmak mümkün değil. Bundan sonra benim 'Herkesin Okuması Gereken Kitaplar' listemde kesinlikle yerini alacak  Mars’ta Bir Antropolog.
Hastalıklar hassas konular, bu nedenle kelime seçimlerimi çok dikkatli yapmaya çalıştım, yine de rahatsız edici ve kırıcı bir şeyler söylediysem istemeden, kusura bakmayın.

28 Temmuz 2013 Pazar

Saksı Olmanın Faydaları - Stephen Chbosky


Epeydir hakkında bir şeyler yazmak istediğim ama nedense bir türlü faaliyete geçemediğim kitap, Saksı Olmanın Faydaları. Belki siz onu Perks of Being a Wallflower adıyla çekilen filminden ve ünlü mü ünlü Emma Watson'ın bu filmde oynuyor oluşundan biliyorsunuzdur. 

Öncelikle kitabın adı bana biraz garip geldi, saksı galiba tam karşılığı olmamış wallflower'ın. Wallflower, İngilizce'de şuna denk geliyor, hani olur ya, olmadık yerlerde çıkan çiçekler vardır, her şeye rağmen varolmaya ve büyümeye devam ederler. Ana karakter Charlie tam da böyle aslında; etrafında olan biteni görüyor, duyuyor, anlıyor ama hep sessiz kalıyor. Çok da göze çarpan biri değil, bir orkide değil, dev bir kaktüs hiç değil.

Perks of Being a Wallflower adıyla ilk olarak 1999'da yayınlanmış. 2012'de ise başrollerini Emma Watson, Ezra Miller ve Logan Lerman'ın paylaştığı filmi çekildi, bu sefer Chbosky yönetmen koltuğundaydı. Filmi henüz izlemedim ama epey merak ediyorum. Filmin IMDb puanı 8.1/10.

İçine kapanık, kafasının içindeki sesler bir türlü susmak bilmeyen Charlie'nin hikayesi bu aslında. 90'larda Amerika'nın herhangi bir kasabasında yaşayan bir gençten pek de farklı şeyler yaşamıyor sanırım: kasetlere şarkı çekiyor, orada burada dolaşıyor ve sonuç olarak bir Amerikan gençlik klasiği olarak "lise" karşımıza evrenin en kaotik alanı olarak çıkıyor. Ben bu lise anlatılarını pek sevenlerden değilim belki de bu nedenle kitaptan çok etkilenmedim. Belki de sandığımından daha da yaşlıyım ve kendi lise deneyimlerimi unuttum bile, Charlie ile çok bağ kuramadım. Ama az çok nasıl biri olduğunu anladım Charlie'nin, eminim sizi de çevrenizde böyle insanlar vardır, belki de siz böyle birisinizdir. Charlie genellikle edilgen bir konumda, hep insanları dinliyor, onların rahat etmesi için elinden geleni yapıyor ve tüm bunları gerçekten samimi bir şekilde ortaya koyuyor. Hiçbir zaman ilk adımı atan, gruptaki en sivri lafları eden olmuyor, olamıyor. Ama tabi kafasının içinde hep bir şeyler var, hepimizin var, ama o biraz daha kayıp gibi. Yoksa hepimiz en az Charlie kadar kayıp mıyız? 

Kitap epey Çavdar Tarlasında Çocuklar kıvamında, yazar da farkında ve bu durumdan memnun gibi. Yine o çocukluk ve yetişkinlik arasının orta halli masumiyeti var karakterlerde. 'Gerçek hayat'a atılmadan önceki o son umut patlamaları ve tutunacak bir şey arayışları... Charlie'nin kurtarıcısı edebiyat ve sinema oluyor, İngilizce öğretmeninin tavsiyeleri bu konuda yardımcı oluyor. Hangi kitapları okuyor derseniz, Bülbülü Öldürmek (Harper Lee), Peter Pan (J.M. Barrie), Muhteşem Gatsby (Scott Fitzgerald), Yabancı (Albert Camus), Çavdar Tarlasında Çocuklar (J.D. Salinger), Hamlet (William Shakespeare), Cennetin Bu Yakası (Scott Fitzgerald), Hayatın Kaynağı (Ayn Rand), Walden (Henry David Thoreau), Yolda (Jakc Kerouac). Lise yıllarında keşke bana da okuma ve izleme konusunda yol gösteren birileri olsaydı dedim içimden. 

Kitabın Goodreads puanı 4.16/5. Ben 3 verdim. Okunası bir kitap, hele sonundaki o dönemeç insanı epey şaşırtıyor. Benim olayı idrak etmem uzun sürdü. Yine Çavdar Tarlasında Çocuklar'dan yola çıkarak, Salinger'ı sevdiyseniz Chbosky'i de sevebilirsiniz diyerek bitiriyorum. Lafın kısası, iyi bir kitap. Ben bir süre sonra tekrar okumayı düşünüyorum, sanki bir şeyler eksik kaldı çünkü.

21 Temmuz 2013 Pazar

Bir Psikiyatristin Gizli Defteri - Gary Small & Gigi Vorgan

Tahinli kurabiye ve kuru kayısı, enerjiden havalara uçmak isteyenler için
 
Geçen haftalarda psikolojiye, psikiyatriye ilgim bir anda artmıştı. Bu merak geldiği hızla geri gitti, bu esnada okuduğum kitaplar yanıma kar kaldı. 2010 yılında The Other Side of the Couch adı ile yayınlanan ve bu yıl NTV Yayınları tarafından basılan Bir Psikiyatristin Gizli Defteri son derece ilginç bir kitap. 15 hasta hikayesinden oluşan kitap psikiyatrist Gary Small'un otuz yıllık meslek hayatının en ilginç kısımlarını yakalamış, düzenlenip yayına hazır hale getirilmesinde ise eşi Gibi Vorgan yardımcı olmuş.
 
ABD'de her yıl tahmini dört yetişkinden biri, yani aşağı yukarı 60 milyon insan zihinsel bir hastalık yaşıyormuş. Dr. Small'un kitabı biraz da böylesine yaygın bir durumun tedavisinden, yani psikiyatriden korkan insanları rahatlatmak. Galiba bunu "bakın ne ilginç vakalar gördüm ben, hepsinin de vardı bir çözümü" diyerek yapıyor. Şaka bir yana, gerçekten çok çok ilginç durumlar var kitapta. Doktor tarafından bir dedektif edasıyla her biri tek tek çözülürken, insan kendi 'garip' davranışlarını sorgulamadan edemiyor.
 
Kitabın en sevdiğim yanı şu oldu: en sonda her vakada Dr. Small'un faydalandığı makalelerin, kitapların yani kaynakların ismi verilmiş. Hatta sadece yazılı kaynaklar değil, sadece bahsi geçen bir olayın bile detayları var. Vakti ve ilgisi olanların epey hoşuna gideceğini düşünüyorum. Kitaba dair pek de hoşuma gitmeyen ise Dr. Small'un tanıyı koymasıyla beraber hastaların sıkıntılarının pat diye ortadan kalkıvermesiydi. Yani hikayelerin sonlarının bağlanma şekli biraz yavan ve havada kalmış geldi bana. Buna rağmen ben epey yeni şey öğrendim konuya dair bu kitap sayesinde: katatonik şizofrenlerin gerekli tıbbı bakımı almadıklarında bakımsızlıktan hayatlarını kaybedebileceklerini, gereğinden fazla su içersek zehirlenip Alzheimer belirtileri gösterebileceğimizi, çocuk sahibi olmayı çok isteyen ama olamayan kadınlarda hamileliğin 'bebeksiz' bir halinin görülebileceğini...  
 
Kitabın Goodreads puanı 3.61/5. Ben 3 verdim, neden 4 değil bilmiyorum, ama 5 olmadığından eminim. Sherlock Holmes hikayelerini sevenler, psikiyatriye başlangıç seviyesinde ilgi duyanlar, parçalardan bütüne doğru gidip gizem çözme sevdalıları bu kitabı çok çok sevebilir. Dilinin tıbbı terimlerle dolu olmadığını, hatta son derece kolay anlaşılır olduğunu belirtmekte fayda var.

 

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Koralin - Neil Gaiman




Gereğinden fazla karışmış masamda bir Koralin'lik yer açtım fotoğraf için
Bir yazarı sevip sevmediğime çok kolay karar verebilen biri değilim. Buna rağmen bir süredir Neil Gaiman’ı epey sevdiğimi söyleyebilirim, en az Terry Pratchett’ı sevdiğim kadar. Şimdi size Koralin’den bahsedeceğim, Gaiman’ın kızı Holly için yazmaya başladığı kitap, aynı zamanda yazarın en fazla zamanını aldığını iddia ettiği eser. Bir de çok gurur duyuyormuş Koralin ile, ki haklı.
2002 yılında Coraline adı ile yayınlanan bu kitap, 2009 yılında İthaki Yayınları tarafından basıldı. Öncelikle bu kitabın son derece esrarengiz bir yanından bahsetmek istiyorum. Şöyle ki, Koralin’e küçükler, çocuklar bayılıyor, maceranın peşinden sürükleniyorlar; büyüklerin ise uykulrını kaçırıyor ve son derece garip, ürkütücü, karanlık bir hikaye olduğu düşünülüyor. Neden peki? Bilmiyorum ama benim de rüyalarıma girdi, huzursuz etti. Önce biraz konusundan bahsedeyim.
Koralin Jones, yanlış hatırlamıyorsam, on yaşlarında bir kız. Ailesiyle yeni taşındıkları evde sürekli keşiflere çıkıyor, sıkıntıdan. Annesi de babası da kendi küçük dünyalarında kaybolmuş gibiler ve Koralin her tek çocuk gibi oldukça yalnız ve sıkılgan. Bu keşifler sonucu evin odalarından birinde paralel bir hayata açılan kapı buluyor. O hayatta da anne ve babası var ama gerçek ebeveynlerinden oldukça farklılar, çok da korkunçlar. Ve iki dünya arasında macera başlıyor, tüm bunlara konuşan bir kedi, oyuncu fareler ve kanatlı köpekler eşlik ediyor.
Hep konuşulan bir konu, çocuklara okuma alışkanlığı kazandırmak. Bana kalırsa heyecanlı seriler bu iş için biçilmiş kaftan. Bir seri kitabı olmasa da Koralin de bu iş için son derece uygun bana kalırsa. Çünkü Koralin çok sıradan bir çocuk. Canı hep sıkılıyor, yemek seçiyor, merak ediyor, sorular soruyor... Yaşımız kaç olursa olsun, kendimize benzer karakterleri okurken sanki biraz daha rahat hissediyoruz, sanki kalabalıkta bir tanıdığı görmüş gibi. Galiba bu nedenle çocuklar seviyor ama büyükler korkuyor, biz büyüklere maceraların hep mutlu sonla bitmeme ihtimalini hatırlattığı için.
Yaklaşık bir ay önce Penguen Kitabevi’nden almıştım bu sert kapaklı, minik kitabı, hatta indirim vardı ve 3 lira daha ucuzdu. Esas güzel olansa kitabın içindeki Dave McKean’a ait çizimler... Sırf onlara bakmak için bile alınabilir Koralin. 2008’de Harper Collins tarafından bir de graphic novel’ı hazırlanmış Koralin’in, merak edenler şuradan bakabilir. Bir de Henry Selick'in yönetmenliğini yaptığı filmi var! Ben izleyeli epey oldu, unuttum bile. Ancak renkleri, çizimleri pek sevmediğimi hatırlıyorum. Yine de merak ederseniz, IMDb sayfasına buradan gidebilirsiniz.
Koralin’in epey sevildiğini biliyorum. Bu nedenle Goodreads’in Koralin severlere önerdiği birkaç kitabı da paylaşmak isterim. Maalesef son iki tanesinin Türkçe çevirisi yok, ya da ben bulamadım.
  • Gökyüzü Dolu Şapka – Terry Pratchett
  • Un Lun Dun – China Mieville
  • Yürüyen Şato serisi – Diana Wynne Jones
  • Clockwork – Philip Pullman
  • House with a Clock in Its Walls – John Bellairs

19 Temmuz 2013 Cuma

Kaiken - Jean-Christophe Grange

Jean-Christophe Grange’ın romanlarını ilk defa ne zaman okumaya başladım hatırlamıyorum ancak olması gerekenden erken bir yaşta olduğu ve benim uykusuz haftalar geçirdiğimi iyi hatırlıyorum. O zamandan beri de çıkan her kitabını takip ettiğim yazarlardan. Genelde de yaz dönemlerine denk geldiği için yeni kitapları, yaz okumalarıma mutlaka bir şekilde dahil oluyor. 2013'ün Haziran ayında yayınlanmış 384 sayfalık bu kitabı 1-2 gün önce bitirdim, taze taze bloga yazayım dedim.

Kendimce şöyle bir tespitim var, polisiye-macera türünde yazan Grange’ın kurgularındaki gerilim dozu zaman içinde arttı, hatta Kaiken'de zirve yapıp romanı ele geçirdi. Belki de çok kişisel bir gözlem ama ben özellikle son iki ya da üç romanında (Kaiken de dahil) çok gerildim, çok korktum. Kitabı okumayı planlayanların heveslerini kırmadan, ipucu vermeden Kaiken hakkında birkaç şey söyleyeyim.
Hikaye Fransa’da son derece vahşi cinayetlerin sebebi bir seri katilin peşine düşülmesiyle başlıyor. Başrolde başkomiser Passan ve boşanma üzere olduğu karısı Naoko var. Onlar olayların merkezinde, ancak sonrasında rota değişiyor, olaylar bambaşka hallere bürünüyor. Ben romanı okurken sürekli katil tahminlerinde bulundum, hepsi yanlış çıktı. Son derece sürükleyici olduğunu zaten orada burada her yerde söyledim sanırım ancak bu katilin peşinde koşup tahminler yürütmek bir yerden sonra epey yordu beni, siz yapmamaya çalışın. Gerilim kısmına gelecek olursak, Grange yer yer okuyucuyu benim pek de sevmediğim bir tür olan kan, kesilmiş organlar vs. üzerinden germeye çalışsa da genel olarak çok başarılıydı, diken üstünde kitap okuttu. Sonrasında da tüm geceye huzursuz bir uyku hakimdi zaten.
Grange’ın anlatımını severim, genelde bir oturuşta bitirmek isterim, sonunu çok merak ederim. Sürükleyici kitaplar yazdığı ve son derece ilginç konular seçtiğini kabul etmek lazım. Bugüne kadar çoğunlukla 'derin roman karakterleri' yaratamadığından dolayı eleştirilmişti Grange. Kaiken bu eleştirilere cevap niteliğinde. Birbirinden ilginç karakterler, hayatları ve çok fazla detay var bu romanda kişilere dair. Grange romanlarına dair benim kişisel sıkıntım, romanlarında sürekli cadde, sokak ve bilimum mekan adı vermesi ve neredeyse hepsinin Fransa’da yer alıyor oluşu, benim Fransızca bilmemem, Fransa’yı bilmemem. Bu kitapta da durum farksız değildi, zaten bir yerden sonra alışılıyor. Başroldeki Fransız başkomiser Olivier Passan. Japon kültürüne ve esasında ülkeyle ilgili her şeye derin bir tutku besliyor. Bu açıdan çok sevdim sanırım romanı son zamanlarde bende gelişen Asya merakından dolayı. Yazar tahminen epey emek ve vakit harcamış bu konuda, Japon edebiyatı, kültürel semboller, gelenekler ve çok daha fazlasına yer vermiş ve dahası, dipnotlarda da açıklamalar var, çok merak edenler dipnotlardan yola çıkıp daha detaylı araştırma bile yapabilirler. Japon kültürü meraklılarının epey hoşuna gideceğini düşünüyorum.
Bu roman Japonya severleri, polisiye-macera severleri ve gerilim severleri bir araya getirecek gibi görünüyor. Kitabın Goodreads puanı 3.66/5, ben 4 yıldız verdim.
Kitabın ilk bölümünü okumak isterseniz şuraya bakabilirsiniz, Doğan Kitap böyle bir ön okuma şansı tanıyor. Grange'la son kitabına dair yapılmış çok kısa bir video-röportaj içinse şuraya tıklayabilirsiniz.

12 Temmuz 2013 Cuma

Girl, Interrupted - Susanna Kaysen

Winona Ryder ve Angelina Jolie'nin başrollerinde oynadığı, zamanında pek ünlü olmuş Girl, Interrupteed filmini kaç kere izledim bilmiyorum. Her izlediğimde farklı bir şey dikkatimi çekiyor, bir dahaki izleyişimde acaba ne bulacağım merakıyla tekrar tekrar izliyorum, sonsuz bir döngüye giriyor. Nedense bugüne kadar kitabını okumak hiç aklıma gelmemişti.

Otobiyografik bir kitap Girl, Interrupted hatta memoir (anı) da denilebilir. Susanna 18 yaşındayken intihara yelteniyor, 1967 yılında, daha önce hiç görüşmediği bir psikiyatriste götürülüyor ve 15 dakikalık görüşme sonunda McLean Psikiyatri Hastanesi'ne 2 haftalığına yatırılmasına karar veriliyor. O iki hafta, iki yıla evriliyor, Susanna bu kitabında hastaneyi, diğer hastaları ve yaşadıklarını anlatıyor. Esasında daha çok kendi yaşadıklarını, konulan tanıyı ve tüm olan biteni anlamaya çalışıyor gibi. Film, kitaptan esinlenilerek çekiliyor, büyük farklar var kurguya dair.

McLean Psikiyatri Hastanesi gelir düzeyi yüksek ailelerin maddi olarak karşılayabilecekleri bir yer, ücretler epey yüksek. Burada kalmış, ara ara gidip gelmiş ünlüler de var. Sylvia Plath, Ray Charles, Anne Sexton benim aklıma gelenler. Ama biz yine de işi magazinleştirmekten uzak duralım bence çünkü işin özü, yaşananlar epey tatsız. Susanna'ya Personality Disorder tanısı koyuluyor, Türkçe'ye sanırım Kişilik Bozukluğu olarak çevriliyor. Hastanede şizofreni tanısı konmuş Georgina ile aynı odayı paylaşıyor. Yan odalarda ise kendini yakmış ve yüzünün yarısını yara izi kaplayan Polly ve sosyopat olduğu düşünülen Lisa (filmdeki Angelina Jolie) var.  Karakterleri hastalıkları üzerinden tanımlamak pek hoş olmadı biliyorum, ancak genel olarak bir fikir vermesi için belirtmek istedim. Yer yer atışmalar ve kavgalar olsa da, bir arada yaşayabiliyorlar ve ilginç olan, her biri kendilerinkinden çok arkadaşlarının rahatsızlıklarının farkındalar. Bir şekilde hayat devam ediyor yine de.

Kitap Susanna hastaneden çıktıktan 25 yıl sonra yazılıyor. Olan bitene geri dönüp bakılarak yazılan bu kitapta, hastane yaşamı, acıklı ve komik olayların anlatımının yanısıra Kaysen'ın sıklıkla kendine konulan tanıyı, 'akıl hastası/deli' olma kavramını sorguladığını görüyorsunuz. Yazarın kendisinin de ifade ettiği gibi, onun durumunu ilginç (belki de sıradan) kılan gerçekliği farklı algılayışının ve yer yer bu gerçeklikten kopuşunun dahi son derece farkında olması. Bu tür bir bilinçle içinde bulunduğu McLean Psikiyatri Hastanesi anıları, kitabı farklı ve özel bir yere koyuyor bana kalırsa. Kitabı 3 saat gibi kısa bir sürede bitirsem de sonrasında saatlerce düşünmeye iten bu oldu zaten. Psikoloji'ye giriş dersleri almışlığım vardır ama ciddi anlamda merak etmemiştim hiç bugüne kadar tüm bu kavramları, hastalık adlarını ve tedavi yöntemlerini. Şu an ise 3 farklı kitabı aynı anda okuyorum, hepsi de psikolojik rahatsızlıklar ve terapi yöntemleri ile ilgili. Bir süre daha bu konuda okuyacağım gibi görünüyor. 

Son olarak bana ilginç gelen bir noktadan bahsetmek istiyorum. İlki, hemşire ve doktorlara zaman zaman son derece kırıcı ve agresif davanan McLean sakinlerinin hastanede görev alan genç intörnlere olan tutumlarına dair. Polly, Lois ve Georgina'nın kendi yaşlarındaki bu 'normal' insanlara tutumu o kadar sevecen ki... Susanna durumu şöyle yorumluyor, "onlara 'normal' davranıyorduk, onlar bizim dışarıda 'normal' hayatlar süren proxylerimizdiler (vekil, temsilci ya da kopya anlamında). Onların hastanede bulunuş sebebi psikiyatri konusunda bir şeyler öğrenmekti, işin komik yanı biz onlara 'normal' davrandıkça onlar hiçbir şey öğrenemiyorlardı ama arkadaş oluyorduk". Bu direkt bir alıntı değildi, aldığım notlardan böyle bir çeviri yaptım. Kitabı geri verdim çünkü kütüphaneye nedense erkenden.

Ben sanırım biraz fazla hızlı okudum bu kitabı, son derece akıcı olmasının ve 3-4 sayfalık anekdotlar şeklinde kurgulanmış olmasının da etkisi oldu. Şimdi keşke biraz daha yavaş okusaymışım diyorum. Halihazırda epey yorucu bir kitap işlediği konu sebebiyle. Bu kitabı okuyanlara ve beğenenlere, Joanne Greenberg'in Sana Gül Bahçesi Vadetmedim romanını öneririm, ki o çok daha karışık ve dikkatli bir okuma gerektiren bir kitaptır. Aklınızda bulunsun.

Goodreads'de 3.82 / 5 almış bu kitap. Benim değerlendirmem 4 yıldız oldu. Kitabın Türkçe çevirisi yok sanırım, en azından ben bulamadım. İngilizce okumak istemezseniz ama çok da meraklandıysanız size aynı isimli filmini öneririm. Kitap da film de ayrı ayrı ilginç bence, bu nedenle klasik kitap-film kıyaslamasını yapamayacağım.