13 Eylül 2013 Cuma

Buz ve Ateşin Şarkısı / Taht Oyunları - George R.R. Martin


Şu yazıda artık blogda yakın arkadaşlarımın da yazılarına yer vereceğimden bahsetmiştim. Bu söyleşimsi şeyi de Irene Adler (mühendis olan arkadaşım) ile hazırladık. Bence pek keyifliydi, umarım siz de sonuna kadar okursunuz. Bence epey iyi bir yazı oldu (: Biraz uzun ama pek güzel. Aramızda mesafeler olduğundan, Facebook mesajları üzerinden hazırladık, orijinal haline neredeyse hiç dokunmadım. Bu "söyleşi" ilk olduğundan ötürü yorumlarınız epey önemli, azıcık vakit ayırıp hoşunuza gitti mi, gitmedi mi, haber verebilir misiniz?

Song of Ice and Fire, yani Buz ve Ateşin Şarkısı. Bu kitap serisinin adını söyleyelim sonra da sessizce saygı duruşunda bulunalım bence. O kadar iyi, o kadar sürükleyici.

Serinin yazarı George R.R. Martin. Sakallı makallı, bildiğimiz amca. Kafasının içinde bunca yıl neler tutmuş, şaşkınlık verici. Yapımcılar da bizim kadar şaşırmış olacak ki, dizisi de çekildi, hala da devam ediyor, belki duymuşsunuzdur ve hatta izliyorsunuzdur, Game of Thrones (Taht Oyunları). Ben dizisiyle 2011 Eylül’ünde tanışmıştım, gözümü kırpmadan (gerçekten, hiç uyumamıştım) yayınlanmış bütün bölümleri izleyip bitirmiştim. Sonra kitapları okumaya niyetlendim. İlk iki kitabı aldım ama araya dersler, başka kitaplar girdi, onlar unutuldular. Geçen haftadan beri ilk kitabı okuyordum, yeni bitti. E tabi, dizinin ilk sezonunu izlemiş olduğumdan çok heyecanlanmadım okurken ama yine de güzeldi. Dizinin neredeyse kelimesi kelimesine bir uyarlama olduğunu anlamış oldum. Şimdi benim için sırada ikinci kitap var. Bu arada ben Türkçe çevirilerinden okudum, fena değildi. Lafı uzatmadan mikrofonu Irene Adler'e devrediyorum. O biraz anlatsın. Sonra ben biraz daha yazayım, sonra o yine bir şeyler eklemek ister belki. Böylelikle bu kitap söyleşisini de Facebook mesajları yardımıyla hazırlayalım. Lafı açmak için ben birkaç soru atayım ortaya.

Okuyan Kedi: Merhabalar. Hemen başlıyorum sorulara. Sen serinin ilk önce dizisini mi izlemiştin yoksa kitaplarla mı başladın? Nedir genel olarak seri hakkında fikirlerin, görüşlerin, hislerin? Herhangi bir şeyi anımsattı mı sana, diğer eski serileri mesela? Kısacası nedir senin deneyimin ve hikayen?
Irene Adler: Ben önce ilk iki sezonu izledim yani serinin ilk iki kitabi olan "Taht Oyunları" ve "Kralların Çarpışması". Seriye önce dizi olarak başladığım ve çok beğendiğim için kitaplara başlamıştım, açıkcası hedefim dizinin sonraki sezonlarını beklerken meraktan çatlamamaktı fakat inanılmaz bir şey oldu ve kitaplarının diziden bile daha iyi olduğunu keşfettim. Bu kadar iyi bir dizi için şaşırtıcı bir durum bu. O ağzımız açık kala kala izlediğimiz olayları heyecandan hızlı hızlı nefes alıp bölüm bitince "Bu kadar da olmaz" diyerek okuyorum. Seri bana genel olarak günümüz dünyasını anımsattı. Buna ne yazık ki demek istiyorum ama kitapların ya da dizinin sıradanlaşması anlamında değil. Esinlenilen yerleri ve olayları keşfetmek insanı daha da heyecanlanıyor. Mesela "Braavos Rodos mu?" derken "Yok yok acaba Venedik mi, kanallar falan..." diyorum. Eski serilerle kıyaslama/benzerlik arama konusunda da; bu kadar klasik bir fantastik öge (ejderhalar) içeren bir serinin bu kadar insanın kendini içine koyabileceği bir atmosferde yansıtılması şimdiye kadar başarılmış bir şey değil. Yüzüklerin Efendisi ile kıyası abuk buluyorum çünkü orada iyiyle kötünü, siyahla beyazın savaşı daha pastoral bir şekilde anlatılırken Buz ve Ateşin Şarkısı'nda grilerin çatışmaları genelde şehirlerde geçiyor. Ejderha Mızrağı serisine de ne yazık ki bol bol vakit ve para vermiş biri olarak o konuyu açmak bile istemiyorum aslında ama onunla da kıyaslamam istenirse; yine yollarda dağda bayırda geçen ve her karakteri fantastik olan bir seriyle bahsettiğimiz serinin tek ortak yanının "ejderhalar" olduğunu söylemekle yetineceğim.

Okuyan Kedi: Pekii, karakterlere gelecek olursak ve diziyi de göz önünde bulundurursak, bazı karakterler çok seviliyor, bazılarından ölesiye nefret ediliyor. Bir de arada kalanlar var. Bu gruplamada kimi nereye dahil edersin sen? Mesela Tyrion epey şahsına münhasır bir abimiz. Tabii ben dizide de kitaplarda da senden geriyim, sonrasında neler olacak bilmiyorum. Dizinin ilk iki sezonu üzerinden yorum yapıyorum. Ne diyordum, hah işte karakterlerin kurgulanışı nasıl sence? Serinin kurgusu karakterlerin sabit tiplemeler olmayışları üzerinden mi ilerliyor acaba? Kimsenin bir sonraki adımı kestirilemiyor, böylelikle heyecan pıt pıt artıyor mu?
Irene Adler: Aynen öyle. Karakteri sevsem mi sevmesem mi diye karar veremiyorsunuz. Zaten bunu bize ilk başta belli ediyor, serinin Prince Charming'i diyebileceğimiz Jaime Lannister'ı ablasıyla yatakta yakalıyoruz, Jaime Bran'i itiyor fakat "aşk için yaptıklarım..." diyor bunu yaparken. Kalbi pıt pıt çarpan genç kızlarımız da "adam ikiziyle birlikte, ay resmen ensest çok iğrenç" mi desek "aa resmen aşık" mı desek bilemiyoruz. Her karakterin bir kişiliği var ve bu seride gerçekten kimse kutsal ya da masum değil. Arya sadece kurtulmak için değil intikam hırsıyla da saldırıyor, Tyrion o kadar iddialı bir karaktere sahipken hayatta kalmak için koşulları zorluyor. Her bölümde başka karaktere bağlanıyorsunuz. Her karakterin kusuru var ve içlerinden kusurlarını sevdiğiniz karakter favoriniz oluyor. Karakterler çok bizden, çok insan. Ejderha kanı ve Khaleesi olan Daenerys'in bile aslında bir genç kız olduğunu, aşık olup yanlış kararlar alabileceğini görüyoruz. Benim sanırım en sevmediğim karakter Bran. Son kitaptayım ve anca gittiği yeri ve amacı gördük ve "ee, bunun için miydi" diye bozuldum açıkcası. Spoiler vermemek için anlatmayacağım ama böyle bir yolculuğun, yanlarına katılan iki Jojen'in, Hodor ve yabanıl canımız ciğerimiz ablamızın daha keyifli bir maceraya atılmasıni bekliyordum sanırım. En haysiyetli, en büyümüş karakter Jon Snow, benim de favorim kendisi. "Siyah"ları kuşanmış olmasına rağmen en beyaz karakterimiz o. Kendini tamamen diyara adamış durumda. Arada hırsları ile mücadele etmek zorunda kalsa da sadık kalıyor. Belki de çocukca bir saflıkla kendini bir amaca teslim etmiş durumda. Hem özeniyorsunuz hem de hayret ediyorsunuz. Karakterin "piç" olması ve seride piçlerin insanlar tarafından hep geri plana itilmiş insanlar olmalarına karşı dimdik ayakta duruyor. Spoiler vermemek için burada tekrar kendi lafımı kesiyorum.

Okuyan Kedi: Ben bu aralar mekan analizlerine merak sardım, edebiyatta ve sinemada. Bu açıdan neler diyebiliriz sence? Dizi özellikle bunu incelemek için eşsiz bir maden. Karakterin içinde bulunduğu mekanla özdeşleşmesini sevmiştim, özellikle Khal Drogo'nun hikayesinde. E tabi kitaplarda da her bölümde merkezdeki karakterin ve onunla beraber mekanın değiştiğini görüyoruz. Tüm bunlar senin için nasıl bir okuma deneyimi oluşturdu? Beni yer yer yordu ama bir o kadar da hızlandırdı, şimdi nereye gidip kimin hikayesini dinleyeceğim dedirtti.

Irene Adler: Kitaptaki mekan ve zaman durumu biraz sıkıntılı ve başlangıçta okumayı zorlaştırıyor çünkü aynı hikayeyi ya iki kez duyuyoruz ya da çok önemli bir anı atlayıp sonra geri dönüyoruz. Ama ya kitaplara alıştıkça bunu okumak kolaylaşıyor ya da seri ilerledikçe bu sorun azalıyor. Aslında ikisi de, önemli olayların tekrarı ilerleyen kitaplarda çok ender görülüyor bunun yerine önemli bilgiyi/olayı biz biliyoruz gibi atlayıp sonra tekrar dile getirme yöntemiyle bizi zorluyor; acaba ben bunu okudum da unuttum mu dedirtiyor. Bunda en bariz örnek Jaime Lannister' ın elinin kesilme sahnesi. Dizide şok edici bir bölüm kapanışı olan sahneyi kitapta çok farklı bir şekilde, yaşanmış bir olay/ bir anı olarak görüyoruz. Mekanlar da karakterler kadar değişken, aynı mekan farklı karakterlerin hakimiyetiyle o kadar çok değişiyor ve önem kaybediyor ki... Şimdi spoiler vermeden tam şiddetiyle açıklamam mümkün değil ama Winterfell (Kışyarı) bu açıdan dikkatle takip edilmesi gereken bir örnek. Kuzeyin kalbi olarak başlıyor hikayeye bildiğimiz gibi. Mekanlarda daha önce de söylediğim gibi çok güzel ve okumayı daha keyifli hale getiren bir nokta da kendi dünyamızdan esinlenildiğini keşfetmek. Açıkcası en merak ettiğim yer Valyria ama o konuda bir "kıyamet"ten başka bir bilgi yok. Bu da başka yerlerde, dinlerde veya efsanelerde "kurgulanmış" olan bir şehirden/ülkeden esinlenildiğini düşündürtüyor (bu konuda duyarlı arkadaşlar lütfen alınganlık yapmasın neyden bahsettiğim kesin değil sonuçta, nerden esinlendiğini ancak yazar kesin olarak bilebilir) Kings Landing de tam bir başkent. Bizdeki anlamıyla değil yani, Ankara gibi değil, İstanbul gibi bir başkent. Aslında gitmemiş olsam da New York'tan esinlenilen noktaları olduğunu düşünüyorum, bir başkent olduğu halde "evsiz" insanlara sahip olmasıyla mesela. Zenginliğin içindeki fakirlik, pis kokular, aç insanlar... Hem yaşamak isteyeceğiniz hem karmaşasından kaçmak zorunda hissedeceğiniz bir başkent kısacası. Stannis ile mekanları bağdaştırmak istiyorum çünkü Stannis kitap boyunca hep karakteri gibi soğuk ve kasvetli yerlere gidiyor, ya da Stannis'in gittiği yerler zihnimizde birbirine benziyor. Daha önceden tanıdığımız mekanları bile daha keyifsiz bir yere getirmeyi başarıyor Stannis Baratheon, first of his name. (Bu yazdığım Stannis gezdikçe anlaşılacak, şimdi nerelere gideceğini yazmayacağım tabi ki) Özgür şehirler ise tam bir muamma. Onları anlamak için sanırım biraz tarihle ve eski şehirlerle ilgili olmak gerek. Ama Orta Doğu'daki zamanında medeniyetlere ev sahipliği yapmış eski şehirlerden esinlenildiğini düşünüyorum, Mereen'li kısımları okumuş olanlar dediğimi anlayacaktır. Ayrıca Qath'da dendiği gibi, bahsedilen şehirler hep çok eski şehirler, batıdiyardan daha eski, buradan da doğu (bizim dünyamızdaki doğu) olduğunu anlayabiliriz. Ayrıca baharat ticareti vesaire... Aslında dünyamızdan daha az çirkinmiş şimdi fark ettim, en azından sadece batıdiyar hüküm altında, özgür şehirlerde zenginlik kendi içlerinde kalıyor. Böyle giderse ben spoilera koşacağım o yüzden bu soruya cevabımı burada bitiriyorum, aslında her mekan, her karakter her ayrıntı çok güzel ve değerli, düşündükçe keyif veriyor ama bunlar ilk aklıma gelenler.

Okuyan Kedi: O zaman son bir soruyla bu yazıyı noktalayalım, zaten epey uzun oldu. Ama okuyanlar bu seri hakkındaki yazımızı sever, "Bize biraz daha bu seriden bahsedin" derlerse devamını yazarız. Sence bu kitap serisini, diziyi kimler sevebilir, kimlerin pek hoşuna gitmeyebilir?

Irene Adler: Bence bu seriyi "ay aman orta çağ, kaleler falan, istemez" diyen insanlar bile sevebilir. Nereden mi biliyorum, kendimden biliyorum, kitaplarda sorun yok ama günümüzde (ya da gelecekte) geçen dizileri tercih ediyorum. "İyi de o bizim dünyamız değil dolayısıyla orta çağ değil" diyenler de olacaktır ama benim anlatmak istediğim anlaşıldı diye düşünüyorum. O kadar alakasız zevklere sahip insanların ortak noktası oldu ki bu dizi, "kim sevmez?" Sorusuna verilebilecek cevabı bulamıyorum ama HBO'nun tarzından hoşlanmayan seyirciler rahatsız olup izlemeyi bırakabilir (özellikle ilk sezonda bol bol cinsellik var, bazen rahatsız edici düzeyde olabiliyor)

12 Eylül 2013 Perşembe

Pek yakında

 
 
George R.R. Martin'in pek ünlü kitap serisi A Song of Ice and Fire (Buz ve Ateşin Şarkısı), ve daha sonra bu serinin dizi uyarlaması olan Game of Thrones (Taht Oyunları) hakkında blogun yeni üyelerinden --- ile beraber hazırlamakta olduğumuz pek eğlenceli ve bir o kadar da bilgilendirici yazı yakında blogda!
 
* Henüz bir rumuz bulamadığımız için şimdilik --- ile idare ediyoruz.

Anonimliğim yavaş yavaş azalırken, güzel bir haber

İki gündür annem evde olmadığından kahvaltılarım buna benzer bir çizgide şekilleniyor

Anonim yazmayı seviyorum. İçinde bulunduğum hayattan, tanıdığım insanlardan farklı bir alan yaratmamı sağladı, sağlıyor. Elimdekileri sevmememden değil de, aklıma geleni, olduğu gibi yazabilecek bir yere sahip olduğum için şanslıyım bence. Ki zaten bu şans artık internet ve sosyal medya sayesinde herkese nasip oluyor. 

Geçen sene ilk defa erkek arkadaşıma bahsetmiştim bu blogdan, biliyorsunuz zaten. Dün de yakın arkadaşlarıma bahsettim, üç kişiye.

Dediğim gibi, anonim olmak güzel. Günde yüzlerce kişi ziyaret ediyor blogu. Hava atmak için söylemiyorum, ama düşünün bu insanların her biri birbirinden o kadar farklıdır ki. Onlar okudukları yazıların nasıl biri tarafından yazıldığını bilmiyorlar, ben de kim için yazıyorum onu bilmiyorum. Mesela yemek yerken ağzımı şapırdatıyor muyum, sinsi miyim, kimse bakmazken burnumu karıştırıyor muyum bilmiyorsunuz (: Tek ortak noktamız benzer ilgi alanlarına sahip olmak ve internete erişimimizin olması. E tabi birbirimizi derinlemesine tanımayınca yargılamıyoruz da, o en güzeli zaten. Tüm bunlara rağmen gelen mailler, yapılan yorumlar sanki sizi uzun yıllardır tanıyorum gibi hissetmeme yol açıyor. O kısmı zaten çok eğleceli. Anonim olmanın çekiciliğine kapılıp birilerinin kalbini kırmıyorum diye de düşünüyorum, en azından buna çok dikkat ediyorum. Yazılarda sık sık yazım hatası yapıyorum belki ama saçma sapan bir şeyler söylemediğimden emin olmak için tekrar tekrar okuyorum. Her neyse, artıları ve eksileriyle, ben bu blogda yazarken hala anonimim, ama artık yakın arkadaşlarım Okuyan Kedi’nin kim olduğunu biliyorlar.

Bu yazıyı neden yazıyorum peki? Dün onlara bu gizli kimliğimi açıkladıktan sonra bir şeyler yazmak isterler mi diye sordum? Hemen birkaç fikir atıldı ortaya. Yani yeni yeni yazarlar olacak gibi bundan sonra blogda, ve bence bu çok güzel bir şey. Umarım siz de benim kadar heyecanlanıp mutlu olmuşsunuzdur. Yazılarını yayınlamadan önce onları ayrı ayrı tanıtırım ama kısaca anlatmak gerekirse, biri ilkokuldan arkadaşım, sahip olduğum ilk arkadaşlardan biri. Diğer ikisi ise liseden. Artık hepimiz koca kadınlar olduk, ve bunu farketmek çok ilginç. Üçününün farklı yaşlarda tanıdıkları 'ben'i bir araya getirince galiba şimdiki ben ortaya çıkıyor bir de. Arkaşım oldukları için çok şanslıyım, adları aklıma gelince bile gülümserim,, rüyalarımda en çok onlarla maceradan maceraya koşarım.


Şimdi geriye kalan tek şey, onlara da takma isim bulmak (:

10 Eylül 2013 Salı

Kitap söyleşileri gibi gibi


Eylül ayının gelmesine birçok sebepten ötürü seviniyorum. Bunlardan biri de blog ziyaretçilerinin sayısının artması. Her yaz olduğu gibi bu yaz da blog epey sessizdi, her ne kadar ben sık sık yeni yazılar eklemeye çalışmış olsam da. Her blog için gerçerli mi bu durum acaba?

Bu sene blogda epey bri yenilik olacak gibi. Bunlardan biri de şu. Bugüne kadar kitap yazılarını hep ben yazdım. Bundan sonra, ara sıra, erkek arkadaşımla bir kitabı aynı anda okuyup sonra hakkında birazcık söyleşi tadında bir şeyler hazırlamayı planlıyoruz. Daha çok sohbet tadında gerçekleşecek bu ‘şey’e dair aklımızda soru işaretleri elbette var.

Öncelikle, ne tür kitaplar okumalıyız ondan emin değiliz? Belki yakın zamanda 10-15 kitaplık bir anket sonucunda hep beraber karar verebiliriz. Ne dersiniz? Klasik Türk edebiyatı, Dünya edebiyatı, çok satanlar, fantastik edebiyat, biyografiler... Seçenek çok, aklımız karışık.

Benim aklımda, ikimizin kitap üzerine konuşmalarını kayıt cihazıyla kaydedip sonra onu yazıya dönüştürmek var. Ama belki ses kaydını da koyabiliriz, daha farklı ve eğlenceli de olabilir. Video için erken daha galiba (:

Hangi kitabı okuyacağımızı bir süre önceden duyuruz diye tahmin ediyoruz, belki katılmak isteyenler de olur.


Şimdilik epey havada duran bir fikir, siz de yorumlar kısmına ne düşündüğünüzü yazarsanız beraber şekillendirebiliriz.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Eski saatler tıkır tıkır çalışıyor


Eğer sizin de aileniz eski eşyaları atmayıp da biriktirenlerdense, bence şanslısınız. Tek sıkıntı, eviniz biraz kalabalık olabilir. Bizim evde annemin üniversite kitaplarından tutun da, anneannemin gençliğinde giydiği etekleri bile bulabilirsiniz. Bu kargaşadan elime geçen son ganimetse anneannemin 35 yıllık saati.

Aslında çok eskiden beri ara sıra bu saat elime geçer, öyle çok ahım şahım bir özelliği yok. Sade, ben bu sadeliğini epey seviyorum. Bir şekilde tamir edilebilirse yeniden kullanılabilir bir şey olduğunu ise yeni anladım. Bundan önce, özellikle küçükken, evcilik oyunlarımın bir parçasıydı sadece. 

Bugün saati alıp, evin yanındaki saatçiye gittim. Saatin içi oksitlenmiş. Benim için pek bir şey ifade etmedi tabi bu durum. Saatçi amca birbirinden acayip aletlerle saatin üzerine eğilip onu kurcalamaya başladı. Kısa süre içinde de tekrar kullanılabilir hale getirdi, bir de gereğinden ince bileklerime göre ayarladı. 

Yeni değil, parlak hiç değil. Sade ama bence hala güzel. Belki benim gibi saat kullanmayı pek de bilmeyen birine bu alışkanlığı kazandırır. Eğer sizin de evlerinizin bir köşesinde eski saatleriniz varsa bir saatçiye gösterin derim. Tüm değişim ve yeni pil takımı bana 20 liraya mal oldu. Vintage* halim ise kat kat arttı. Kolum da son derece yanık gördüğünüz gibi, bronz bile denebilir. Kol çillerim de her zamanki gibi İzmir güneşinin hediyesi.


*Vintage ne diyenlere hemen açıklayayım.Daha önce kullanılıp saklanmış, bir şekilde tekrar kullanılmaya başlanmış eşyalara verilen ad. En azından benim bildiğim tanım bu.

Ajandanın diğer sayfaları


Ajandamın taslağı tamamlandı. Gün planlama sayfasını dün paylaşmıştım, bugün de geri kalan sayfaları ekliyorum. Umarım size de yardımcı olur.

Özellikle Facebook kullanmayanlar için arkadaşların doğumgünlerini hatırlamak epey zor. Ben klasik liste yöntemine alternatif olarak şöyle bir şey kullanıyorum bir süredir. Kesin benden önce keşfedip internete koyan olmuştur, zaten yapması da çok basit. Bir daire çizdikten sonra daire içinde herhangi bir nokta belirleyin ve sonra cetvel yardımıyla da daireyi parçalara ayırın. Sayıları ve isimleri ekleyin sonra da. Bence epey kullanışlı. Hatta belki küçük çocuklar için duvar boyunda yapılabilir, sınıf arkadaşlarının doğumgünleri yazılabilir. İlla ajanda boyunda olmasına gerek yok yani. Fotoğrafta Ekim'in 31. günü eksik maalesef (:

Alışveriş listesi içinse minik minik kağıtlara yazıp, onları daha alışverişe gitmeden kaybetmekten usandığım için böyle bir şey hazırladım. Ajandanın en arkasına eklemeyi düşünüyorum. Aklıma geldikçe listeye ekleyebilirim alınacakları. Bu tip listeleri bir süredir kullanıyorum, epey faydasını gördüm. Hatta bazen aldığım ya da alacağım ürünün fiyatını da ekliyorum yanına, hesap işlerinde kolaylık sağlıyor.

Bu sene düzenli bir şekilde tutmak istediğim iki liste var. İlki, elbette okuduğum kitaplar. Diğeri ise izlediğim filmler. İki liste de son derece basit olacak. Kitaplar için: kitap adı, yazar, okuduğum tarih ve kaç yıldız verdiğim; filmler için de, filmin adı, yönetmeni, izlediğim tarih ve kaç yıldız verdiğimin olacağı tablolar olaak. Siz kendi ajandanız için boşlukları, kategorileri değiştirebilirsiniz.

Tabi bir de en arkaya blogda yazmayı düşündüğüm konuları not alacağım boş sayfalar bıraktım. Her ajanda da mutlaka olan telefon rehberi gibi şeyi koymadım çünkü pek ihtiyacım olmuyor, telefonum ortadan kaybolmadığı sürece. Belki minik bir harita ekleyebilirim arka tarafa, şehir ve dünya haritası. Tabii bir de metro haritası epey yardımcı olabilir.Bahsettiğim ön ve arkaya minik cepleri de yapmayı düşünüyorum, tahminen renkli bantlardan yardım alırım onları hazırlarken.

Bu haliyle ajandamın taslağı bitti. Sırada tüm bunları esas deftere geçirmeye geldi.

Bu arada, kullanacağınız kaleme dikkat edin, özellikle cetvelle bir şeyler çizecekseniz. Yoksa benim bu taslaklarımda olduğu gibi lekeler olabilir.


Ve son olarak, eğer siz de bu yazılardan sonra kendi ajandanızı hazırlamaya karar verdiyseniz, kafanızdaki taslağı yorumlara bırakırsanız ne güzel olur. Benim unuttuğum, atladığım bir yerler mutlaka vardır, belki siz yakalarsınız.


8 Eylül 2013 Pazar

Benim ideal ajanda sayfam ve birkaç öneri


Kendi Ajandamı Nasıl Hazırladım? yazısını bir kerede uzunca yazmaktansa böyle parça parça anlatmak istedim. İşte bu da benim ideal ajanda sayfam.

Öncelikle, ajandaya dönüştürmek için evde boş boş duran çizgili defterlerden bir tanesini seçtim. Çok kalın değil, en faz üç aylık bir ajanda olacak tahminen. Böylelikle hem çantamda çok ağırlık yapmayacak, hem de eper hazırladığım bu taslaktan sıkılırsam yerine farklı bir şeyler deneyebileceğim.

Benim hazırladığım, yukarıda gördüğünüz sayfa düzenine gelecek olursak, "Bugün Yapılacaklar" kısmı geniş geniş ve ben bu taslağa eklemeyi unutmuş olsam da, yaptıkça işaretlemek üzere minik kutucuklar var. "Ne çalışılacak?" kısmı da önemli benim için, aldığım dersler, okumam gerekenler, teslimler hiç bitmediğinden. Diğer minik yerler size biraz saçma ya da komik gelmiş olabilir ama açıklayabilirim.

Buna benzer taslakları internette gördüm ve gerçekten çok işe yarar göründü gözüme. Siz su içmenin önemini kavramış insanlardan olabilirsiniz ancak ben bunu 23 yılda başaramadım. Çok az su içiyorum, susamıyorum, aklıma bile gelmiyor. Belki böyle bir ajanda sayfası bana su içmem gerektiğini hatırlatır. İçtiğim her bardak su için bir çentik atmayı planlıyorum. Meyve sorunum da su sorunuma benziyor, pek meyve de yemiyorum. Kısacası ben çok sağlıklı beslenmiyorum. Meyve kutucuğuna da yediğim her meyve için bir çarpı koymayı düşünüyorum. 

"Sayfa" kısmına o gün okuduğum toplam kitap sayfasını yazmayı planlıyorum. Ay sonunda toplam kaç sayfa okuduğumu hesaplamak eğlenceli olabilir. "Para" kısmına ise günlük harcamalarımı eklemeyi düşündüm. Günlük bir gelirim yok, neden 'artı' koydum bilmiyorum. Onu düzeltmem lazım. 'Blog' kısmında da, o gün yeni yazı eklediysem kutuya bir işaret koymayı planlıyorum.

Bana şu haliyle epey kullanışlı geldi. Ajanda hazırlamayı düşünenlere bir kaç önerim var:

  • Siz de benim gibi, önceden bir şeyler düşünmek, taslak hazırlamak için defterinizden 2-3 sayfa ayırın. Sonra da en sevdiğiniz haline karar verdikten sonra ajandayı oluşturmaya başlayın.
  • Ancak ajandayı oluşturmadan önce elinize kalem-kağıt alıp düşünün. Sizin için bir ajandada neler olması lazım? Mesela benimkiler şunlar:
    • Günlük planlayıcı
    • Aylık planlayıcı
    • Doğumgünü listesi
    • Alışveriş listesi
    • Okunmuş Kitaplar Listesi
    • Konferans Listesi
    • Arka ve ön kapağa minik cepler
    • Blog fikirleri için bol bol boş sayfa
  • Evet, her gün için elinizle bunu hazırlamak biraz oyalayıcı olabilir. Benim önerim, bir oturuşta 365 günü hazırlamamanız, zaten kimse de buna cesaret edemez sanırım (: Bir taslak çıkarın, onu bir ay için hazırlayın. Yani 30 sayfalık hazırlayın, bir ay boyunca kullanın. Eğer kullanışlı gelirse, sonraki ayı da hazırlayın. Baktınız olmadı, yeni bir şeyler hazırlayın.
  • İster bu ajanda için evinizdeki boş defterleri kullanın, ister kullanılmış defterlerinizden arta kalmış boş sayfaları delgeçle deldikten sonra minik boyda bir klasöre geçirin. İkisi de işinizi görür, hem de son derece hesaplı olur.
  • Cesaret edip çizgisiz deftere hazırlarsanız ajandanızı, ve çizim kabiliyetiniz de varsa, her sayfaya belki minik minik bir şeyler çizebilirsiniz.
  • İnternette "daily planner" diye arattığınızda epey alternatif gelecek önünüze, onlardan fikir alabilirsiniz.
  • Eğer sizin de benim gibi çantanız her zaman çok ağırsa belki minik, ince bir defter alıp aylık ajandalar hazırlayabilirsiniz. 12 minik defteri renkli renkli kaplar ve onlara minik bir kutu ayarlarsanız, kimsede olmayan bir ajanda setiniz bile olabilir (Moleskine sanırım böyle bir şey çıkarmıştı).
  • Benim hazırladığım size çok renksiz gelmiş olabilir. Ben sadece siyah kalem kullandım, çünkü yazılarda renkli kalem kullanmayı planlıyorum. Siz isterseniz çok daha neşeli, renkli, simli, çıkartmalı vs. bir sayfa hazırlayabilirsiniz.
  • Benim defterimin sayfaları çok kalın değilmiş. Siyah kalemi de böyle bol bol kullanınca elbette sayfanın arkasına geçti. Ama bence kötü olmadı, böylece bana not almak için bol bol alan kaldı. Yani bu sayfanın arkası da 1 Ekim'e ait. Kimin ajandasında bir güne iki sayfa düşüyor başka (:
  • Ben özellikle cetvel kullanmadım, çünkü yamuk çizgiler bana daha sevimli geliyor. Siz net çizgilerden yanaysanız, cetveli hatta belki pergeli yanınızdan eksik etmeyin.
  • Su, meyve, blog yerine neler koyabilirsiniz? Belki o akşamın yemekte ne olacağını ekleyebilirsiniz. Randevulara daha geniş yer ayırabilirsiniz. Eğer her gün yapmanız gereken bir şey varsa (kediye mama koymak, ilaç içmek vs.) onu ekleyebilirsiniz. Sporla ilgili bir şeyler konulabilir belki? Benim aklıma şimdilik bunlar geldi.
Kendi Ajandamı Nasıl Hazırladım? yazıları bunla sınırlı kalmayacak. Tahminen yarın, ajandamın geri kalan sayfaları için neler planladığımı göreceksiniz. Alışveriş listeleri, aylık planlar için de aklımda birkaç fikir var. Bir de üstte gördüğünüz sayfa düzenine alternatif bir şeyler hazırlamaya çalışacağım. 

Umarım beğenmişsinizdir (: