25 Eylül 2011 Pazar

Bavullar, kutular, eşyalar.


Ben bu aralar kitap yazısı yazamıyorum çünkü...

1. İstanbul'a geldim.

2. İstanbul'u çok özlemişim.

3. Çevirinin sonlarına yaklaştım.

4. Sürekli ya bavul topluyorum ya bavul boşaltıyorum.

5. Yaz boyunca göremediğim insanları çok özlemişim, hasret gideriyorum.

6. Tüm bunlara rağmen kitap okuyorum, sadece yazamıyorum.

7. Asistanlık nasıl yapılır, bunu öğrenmeye çalışıyorum.

8. Alacağım derslere karar vermeye çalışıyorum.

9. Odanın eksiklerini tamamlıyorum.

10. Çok mutlu olmayı ne kadar özlediğimi fark ediyorum.

En kısa sürede, yazılar ile karşınıza çıkmak üzere.

Mail.

Adresimde bir sorun var. Sanırım yeni bir tane almam gerekecek, haber vericem.

Bazen her şey,


çok yolunda.

(:

19 Eylül 2011 Pazartesi

İletişim.


Blogun sol tarafında linkler ve yazılar arasında kaybolmuş, bu ara twitter üzerinden çok soran oldu.

Mailleriniz için,

okuyankedi@yahoo.com

İçinizden geldiği gibi mail atabilirsiniz.

Tezer Özlü yazısı.


Bazı yazarlar var, nerede ilk gördüm adlarını bilmiyorum. Tek bildiğim hayatlarına karşı konulamaz bir merak besliyorum. Ve bu yazarlar dönem dönem değişiyor. Örnek vermek gerekirse, 2008'de bir diğer Moskova yazında Nilgün Marmara-Sylvia Plath-Tezer Özlü üçlüsüne kafayı takmıştım. Bazı şeylere netlik getirmeliyim sanırım önce. İntihar fikrine uzağım. Zaten Özlü doğal yollardan ölmüştü. Depresif diye kesinlikle adlandırılamam (pms hariç). Beni meraklandıran bu kadınların X'iydi. X yerine mutsuzluk mu koyarsınız yokda başka bir kelime, olgu, his ya da durum mu, o size kalmış. Bu üçlünün her eserini okudum diyemem. Özlü'nün her şeyini okudum, evet fakat Marmara ve Plath için aynı şeyi söyleyemem. Neyse. Bir dönem bu kadınları merak ettim. Bir dönem Virginia Woolf'u. Çok sıradışı şeyler değil bunlar. Bakın ben ne de marjinalim diye yazmıyorum, biliyorsunuz. Sadece neden bu kadar deşiyorum bu insanları, işte onu çok merak ediyorum.

Bazen kızıyorum kendime. Özlü'yü okuyanlar bilir. Kitaplarında Günk, Hayalet, Süm vb. İsimler geçer. Mesela onlar kimdir, necidir o kadar merak ediyorum ki. Kitabı bir yana bırakıp onlar hakkında okumaya başlıyorum. Mesela bu magazin temelli merakım okuduğum metini gölgede bıraksa o zaman kendime kızarım ama tam tersi, bu insanları da tanıyınca ya da en azından kim olduklarını öğrenince, her şey daha anlamlı gelmeye başlıyor. Hani nasıldır bilirsiniz. Biri gelir, çok önemli bir dedikodu anlatır size. Aman kimselere söyleme diye yemin üstüne yeminler ettirir. Bu durumu bir kişilerini tanıyarak bir de dıdısının dıdısı hatta yüzünü dahi bilmediğimiz insanların başından geçti diye dinlediğinizi hayal edin. İki durumdan alacağınız zevkin arasında, evet kelime kesinlikle zevk hatta tatmin, haz tamamen farklıdır.

Neyse. Gelelim Tezer Özlü'ye. Biraz Çocukluğun Soğuk Geceleri'nden bahsetmek istiyorum. Kitap diğer evde kaldığı için basım yılı, yayınevi vb. Detayları veremiyorum, kusura bakmayın. Bu kitabı kaçıncı okuyuşum gerçekten bilmiyorum. Daha da okurum diye düşünüyorum. Her seferinde yeni bir şeye şaırıyorum. Hani derler ya genç ölenler, akılda hep öyle kalır diye. Sanırım Özlü öyle yerleşmiş benim zihnime.Dün bir hesapladım da, yaşasaymış 68 yaşında olacakmış. Ama o bu kadar duramamış, 43 yaşında gitmiş. Mesela ben kimle konuşsam, eğer Özlü'yü çok bilmeyen birisi ise yani sadece kulaktan dolma bilgilere dayanıyorsa temeli, “haa o intihar eden kadın mı?” diyor. Bilen tanıyan ise “doğal yolla ölüm ona hiç yakışmadı” diyor. Çok garip değil mi sizce de? Bir insanın intihar ile bu denli beraber anılması. Bir insana intiharı yakıştırmak. Kötü ya saçma demiyorum. Sadece garip.

Benim çok korkularım var. Hastalanmak, sevdiklerimi kaybetmek, yalnız kalmak ve delirmek. Delirmenin herkes için ihtimaller dahilinde olduğunun epey önceden farkına vardım. Ve korku hissi. Senden korkulması ve senin kendinden korkman. En çok da etrafındakilerden korkmak. Delilik bir korku hali bana kalırsa. Tezer Özlü'nün yazdıklarını, yaşadıklarını okurken ona en çok bir kadın olarak acıdım sanırım. Bir de deliliğinin daha doğrusu hastalığının arada gitmesi ama tekrar gelmeden önce kendisini hissettirmesi ve işte tam o anki çaresizlikler esnasında. Kolay mı? Hiç değil.

Bir de işte bu gibi yazarların yazdıklarından çok kendileri ilgilenme durumu var okuyucuda. Çünkü insanız, merak ediyoruz. Pavese'yi de merak ediyoruz ama bence ondan çok bu yazarın başından geçenleri öğrenmek istiyoruz. Çünkü insanız. Duyguların esirindeyiz.

Kalbimiz sol yanımızdadır ama ben Tezer Özlü'yü okurken kalbim değil de iki göğsümün arası sıkışıyor. Ama hani olmaktan korktuğun insanı okurkenki endişe ya da azap değil. Çok yalın, sadece onun için üzülüyorsun. Hiç tanımadığın bu kadını çekip alıp her şeyden kurtarmak istiyorsun. E tabi bu da mümkün değil. Çünkü o tam da şöyle söylüyor: “Acımın derinliğinde, benim için artakalan hiçbir şey yok. Yalnızlığımı algılamamın gururu bile.” Sonra soruyorum kendi kendime, bu kadar acı, bir küçük kadın, çok fazla değil mi? Gereğinden çok fazla? Haddinden fazla?

Peki onu diğer insanlardan farklı yapan neydi? Onu yüceltmek için sormuyorum bunu. Diğer bir deyişle, Tezer Özlü'nün derdi neydi, kiminleydi. Belki aramızda onun gibileri çok fazla, ki ben buna inanmıyorum. Sanki o görmekten kaçılanları gördü, kendine dert edindi. Elinden bir şey geldi mi? Pek mümkün değil, hiçbir zaman da olmayacak kurulu düzene kafa tutmak. Peki mutsuzluğu ona keyif mi veriyordu, mutsuzluğundan mı besleniyordu? Evet öyleydi dersem çok basite indirgemiş olurum hem onu hem de yaşadıklarını, yazdıklarını bence. Kim bilir, belki de böyle değildi hiçbir şey. Her şey anlık buhranlardan ibaretti. Ben de kendi kafamda kurduğum bir yazar profilini çözümlemeye çalışıyorum. Ne desem boş sanırım. En iyisi son sözü o söylesin.

All is the same
Time has gone by
Some day you come
Some day you'll die.
Some one has died
long time ago.

18 Eylül 2011 Pazar

Zaman.


"Sonunda büyük kentin görüntüsü yavaş yavaş değişmeye başladı. Eski mahalleler yıkıldı, yeni evler yapıldı. Gereksiz bulunan şeyler kaldırıldı. İçlerinde oturacak kişilere uygun olup olmadıklarına bakılmadan herkes için örnek evler yapıldı. Aslında her aileye ayrı bir model yapmak gerekirdi, ama tek tip evler hem ucuz oluyor hem de çok daha kısa zamanda bitiriliyordu. Büyük kentin kuzeyinde şimdi dev gibi yeni binalarla bir mahalle kurulmuştu. birbirinin tıpkısı olan, kışla gibi dört köşe yapılar sıra sıra uzanıyordu. Evler aynı olduğu için sokaklar da birbirine benziyordu. Bu tek tip yollar çoğala çoğala ufka kadar dayandılar. Tıpkı düzgün bir çöl gibi! Burada yaşayan insanların hayatları da aynı şekilde son derece düzgündü. Çünkü burada her şey hesaplı, her şey planlıydı. Her santim ve her an.

Zaman tasarruf edeyim derken aslında başka şeylerden tasarruf ettiğinin kimse farkında değildi.
Yaşamlarının gittikçe daha zavallı, daha tekdüze ve daha soğuk geçtiğini kavramak istemiyorlardı. Bu gerçeği sadece çocuklar, taa yüreklerinde hissettiler. Çünkü artık kimsenin onlara ayıracak zamanı yoktu.

Oysa zaman yaşamın kendisiydi. Ve yaşamın yeri yürekti.

İnsanlar zamandan tasarruf ettikçe, zaman azalıyordu."


Michael Ende, Momo.

Yılın geri kalanına dair kehanetler.


1.Evde tek başıma sıkılıyorumlar sonucu çıktığım tek kişilik yurt odasında buhranlar geçiririm.

2.Günde en az 3-4 kahve içip, kalp atışlarımı patlatırım. En iyisi odaya su ısıtıcısı almamak.

3.Okul çok soğuk olur diyip götürdüğüm onlarca yün kazağa dokunmadan tüm kış boyunca tsirtlerle dolanırım.

4.Masam 3 gün düzenli duracaksa kalan 4 gün kağıt ve kitap istilasından kurtulamaz.

5.Gözlük takmak zorunda kalırım, her ne kadar kaçsam da artık yaşlanıyorum.

6.Derslerine girdiğim birinci sınıflar beni dinlemediklerinde gizli gizli ağlarım. Şaka. Ağlamam da katılım puanlarından hiç acımam, keserim.

7.Quizlerde kopya çeken miniklere, minik dediğimde artık 92 doğumlu insanlar, göz yumarım. Ama sınavlarda otorite benden sorulur.

8.Her sağlıklı beslenme kararımdan sonra aldığım muz ve elmalar bir kez daha çürüdükleri için çöpe atılırlar.

9.Beyaz peynir ve domatesli kahvaltılara elveda diyip conflakes gerçeği ile yüzleşirim. Bu arada cornflakes'e süt koymuyorum. Reçel yemediğim gibi, bu da bir diğer garipliğim.

10.Kar yağdığında herkesten önce koşup, çaktırmadan gizli gizli kar yerim.

11.Yeni insanlarla tanışırım. Bir çoğu ile merhabalaşma seviyesinde kalırız, kimileri en sevdiklerimden olur.

12.Bazı hocaları çok severim, hele bir tane çok yaşlı olan hocamı daha da çok severim ve ya ona bir şey olursa, inşallah çok geç ölür diye hep içimden geçiririm.

13.Sınavlara çalışırım. Yatarım. İçim rahat etmez, tekrar kalkıp son kez bakarım.

14.Sınav zamanlarında yapmamam gereken her şeyi yaparım. Aşık olurum, hasta olurum, 20 yaş dişi çıkarırım, boynum tutulur, bir anda yeni bir uğraş edinirim...

15.Sınav zamanı okuyamadığın tüm kitaplara bakıp iç geçiririm.

16.Sınav zamanı bloga can sıkıntısından saçma sapan yazılar yazarım.

17.Kütüphane ikinci evim olur.

18.Kütüphanede uyuyakalırım.

19.Uzaktaki arkadaşlarımı, ailemi özlerim. En çok da önümüzdeki 2 sene boyunca annemler ile yaşayacak olan kedimi.

20.Fotokopi kuyruğunda, bankamatik kuyruğunda, market kuyruğunda, yemekhane kuyruğunda beklerken, kaçıp gitsem şimdi şu anda derim, sonra unuturum.

21.Yağmur yağdı mı çok mutlu olurum.

22.Yeni yazarlar keşfederim.

23.Ara Kafe'de makarna yerim. Gezi İstanbul'da sıcak şarap içerim. Okula dönüş yolunda tokluktan uyuyakalırım.

24.Birilerini çok iyi tanıdım sanırım. Sonra bir anlık bir şey olur. Yeni baştan tanışırız, hiçbir şey eskisi gibi olmaz.

25.Karda kesin en az bir kere düşerim.

26.En az bir kere yemekhane yemeğinden zehirlenirim.

27.Gerçek eğlencenin Irish Pub olduğuna bir kez daha inanırım.

28.Silgilerimi kaybederim.

29.Gereksiz alışverişler yaparım. Sonrasında azıcık pişman olsam da, yüzsüzlüğe vururum.

30.Kesin en az bir kere para kaybederim. Ya düşürürüm ya çalınır. Ama o para hep kaybolur.

31.Galata'nın ara sokaklarında kaybolurum. Umarım kaybolurum.

32.Anahtarımı kaybederim. Parasını ödemek zorunda kalırım.

33.Okulun köpekleri her sabah mutlaka beni fakülteye kadar geçirirler, karşılığında öğlen yemekleri bendendir.

34.Kalemler bitiririm, kalemler alırım. Defterler bitirir, defterler alırım.

35.Bir yıl içinde en az 4 kere kağıt kesiğine ağlarım. Genellikle yaralanan hep işaret
parmağımdır.

36.Yeni aldığım kışlık botlarım ilk hafa mutlaka ayağımı vurur.

37.Doğum günümde dünyanın en mükemmel şeyinin başıma gelmesini beklerim, gelmez. Elimdekiler ile yetinirim.

38.İstanbul Modern'e giderim, sonra gerçek hayata geri dönerim. Acılı olur.

39.Koridorlarda aceleden mutlaka birileriyle çarpışırım. Ama kitaplarım hiç yere dökülmez (çantamdadır), çarpıştığım insanlar genelde 50 yaş ve üstüdür.

40.Gece sınıflardan birine gidip, dev ekranda korku filmi izlemeye karar veririz. İlk korkup kaçan ben olurum.

41.Kızlarla beraber sınava çalışmaya kalkıp, son 3 saati dedikodu yaparak geçirdiğimiz fark edip kavga etmeye başlarız.

42.Yemekhanede beş gün üst üste tavuk yedikten sonra hayattan nefret ederim.

43.Bu Cumartesi 12'ye kadar uyuycam kararı sonrasında, kendiliğimden saat 8 olmadan uyanırım. E o zaman koşarım ben de derim. Koşarım. Üstüne omlet yerim.

44.Sushi Express'e giderim. Her seferinde, bu sefer wasabiyi de yiycem derim, korkarım, yiyemem. Keşke yemekhanede de sushi çıksa derim. Bunu yiyebildiğim için kendime şaşarım.

45.İzmir'i, en çok da gerçek denizi özlerim. Marmara pek deniz gibi değil bence. Balık avlamayı, lezzetli balık ve midye yemeyi özlerim.

46.Çok sık “Hani bazen çok garip...” kalıbıyla başlayan cümleler kurarım.

47.Vapura binerim. Sırf vapura binmiş olmak için karşıya geçerim. Ama ters oturamam, midem bulanır.

48.Karar veremem. Kararsızlıktan fenalık gelir.

49.En az 3 bardak kırarım. Bazen de 2 bardak 1 tabak.

50.Gülerim. Çok.