Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2012 Pazartesi

Edebiyatta gururlu bir şeyler vardı.

"Ama Kraliçe gibi yetişmiş biri için, zevk daima görevden sonra gelirdi. Okumak gibi bir görevinin olduğunu hissederse bu işe temiz bir vicdanla, zevkle girişirdi ve eğer zevk varsa bu rastlantısal bir şeydi. Peki bu iş  onu niçin esir etmişti şimdi? Bunu Norman'la tartışmamıştı, çünkü bunun sadece, onun pozisyonunda bulunan birini ilgilendiren bir şey olduğunu hissediyordu.

Kitapların cazibesi, dedi kendi kendine, kayıtsızlığından geliyor; edebiyatta gururlu bir şeyler vardı. Kitaplar onları kimin okuduğuna, yahut okuyup okumadığına hiç aldırmazdı. Kendisi de dahil olmak üzere, bütün okurlar eşitti. Edebiyat, dedi kendi kendine, bir Commonwealth'tir, harflerse bir cumhuriyet. Aslında bu deyişi daha önce duymuştu... harfler cumhuriyeti, daha önce kullanılmıştı bu, mezuniyet törenlerinde, şeref payeleri verilirken falan, fakat o günlerde bunun ne demek olduğunu tam bilmiyordu. O zamanlar, bir şekilde cumhuriyet lafının edilmesini hafiften bir hakaret ve bizzat kendisinin huzurundayken, en azından bir patavatsızlık gibi görümüştü. Bunun ne anlama geldiğini ancak şimdi kavrıyordu. Kitaplar kimseye hürmet etmezdi. Tüm okurlar eşitti ve bu da onu yaşamının başlangıcına geri götürüyordu. Genç bir kızken, hayatının en büyük heyecanlarından birini V-E gecesinde, * kızkardeşiyle birlikte kapılardan dışarı çıkıverip de, hiç tanınmadan kalabalığa karıştığında yaşamıştı. Kitap okurken de böyle bir şeylerin varlığını hissediyordu. Kitap anonimdi, paylaşılan bir şeydi, ortak bir şeydi. Ve herkesten ayrı bir yaşama yöneltilmiş Kraliçe buna can attığını hissediyordu. Bu sayfaların ve bu kitap kapaklarının arasında, tanınmadan yaşayabiliyordu."

-Kraliçe Kitap Okursa, Alan Bennett, Sel Yayıncılık, 2008, s.28.


 * 8 Mayıs, İkinci Dünya Savaşında Müttefiklerin Avrupa'da zafer günü (ç.n.)

Kraliçe Kitap Okursa- Alan Bennett


Bugün esasında o kadar fazla işim var ki... Ev temizlenecek, ödemeler yapılacak, tatil hazırlıkları tekrar gözden geçirilecek falan filani. E tabi bir de son çekilişin talihlilerine paketleri kargolanacak. Umarım hepsine yetişirim. Birazcık ara vermişken geçen günlerde okuduğum keyifli bir kitaptan bahsetmek istiyorum.

Yazar hakkında birkaç şey söylemekle başlayacak olursak, Alan Bennett'ın esasında uzun yıllar boyunca Oxford'da Ortaçağ Tarihi konusunda ders verdiğini söylemek gerekir. Ancak bir yerden sonra akademisyenliğe çok da uygun olmadığına karar vermiş anlaşılan. Tiyatro oyuculuğu yapmış, tiyatro oyunu yazmış, epey de başarılı olmuş. Sel Yayıncılık'ın yazarı tanıtımına bakılacak olursak şöyle deniyor, "1994'te, daha önce yazdığı , III. George'un Deliliği  oyununu Kral George'un Deliliği adıyla sinemaya uyarladı ve bu filmle en iyi sanat yönetimi dalında Akademi Ödülünü kazandı.Tarihin Çocukları adlı yapıtı üç dalda Oliver Ödülüne değer görüldü. Yine kendisine, Britanya tiyatrosuna büyük katkılarından ötürü Olivier Ödülü verildi."

Kraliçe Kitap Okursa'da ne oluyor? Kraliçe kitap okumaya başlıyor. Bu kadar basit. Ve eğlenceli. Peki bu değişimin sebebi ne? Kraliçe bir gün sarayın bahçesine park etmiş bulunan Westminster gezici kütüphanesine uğruyor, o ünlü köpeklerinin çıkardıkları gürültüden dolayı özür dilemek için. Giriş o giriş. Arka arkaya kitaplar almaya, okumaya başlıyor. En önemlisi, bu işten keyif aldığını fark ediyor. Elbette bir noktadan sonra bu minik kütüphane Kraliçe'ye yetmez oluyor. E zaten kendisine ait birbirinden dolu ve güzel ve ihtişamlı kütüphaneleri var. Okudukça okuyor.

Esasında epey kolay okunan, karmaşık kurgudan uzak kısa bir roman Kraliçe Kitap Okursa. Çok büyük beklentilerle başlamamak lazım. Ancak neredeyse her hevesli ve iştahlı okuyucuda görülen korkuları, heyecanları kraliçe üzerinden başarıyla yansıttığına inanıyorum yazarın. Kraliçe'nin yaşının da geçkin olduğu düşünülürse, hem okuma işine bu kadar geç başlamasına dair hayıflanışları, hem de her an hiç ayrım yapmadan okumak istemesi çok tanıdık. Mesela, geçmiş yıllarda çeşitli resepsiyon ve kutlamalarda görüştüğü yazarlar aklına geliyor ve keşke daha çok ilgilenseydim, sorular sorsaydım diyor. Ancak bu kitap okuma işine merak salmasından sonra, yazarlar onuruna düzenlediği davette hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor, yazarlar sandığı gibi kişiler çıkmıyor. Kraliçe yeniden kitaplara gömülüyor. 

Ancak Bizans oyunları bir tek bizim topraklarda yok. Kraliçenin bu yeni zevkini fark eden çalışanları, okuma işine ket vurmak adına ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak başarılı oldukları söylenemez. Kitabın en vurucu ve keyif veren yeri ise kesinlikle sonu. 

Ben ayrıca kitap boyunca kraliçenin okuduğu kitapların adları ve yazarlarının belirtilmesi işini de sevdim. Peki hangi yazarlar benim gözüme çarptı? Jean Genet, Cecil Beaton, Ivy Compton-Burnett, David Hockney, Nancy Mitford, J. R. Ackerley, E. M. Forster, Lewis Carroll, Ian Mcewan, A.S. Byatt, Sylvia Plath...

Keyifli, rahat ve sıradışı bir okuma deneyimi için ben bu kitabı okumanızı öneririm. Diğer bir opsiyonunuz ise, okumaktan pek de keyif almayan bir tanıdığınıza bu kitabı hediye etmeniz. Kraliçenin azmi ve isteği herkesi dize getirir gibi.

Ve son olarak, 

Sir Kevin hemen daldı. "Sizin kitap okumanızı dizginleyip daha büyük bir amaca yöneltebilirsek, tüm ulusun edebiyatına, örneğin, gençlerin kitap okuma standartlarının yükseltilmesine..."
"İnsan zevk için okur," dedi Kraliçe. "Bir kamu görevi değildir bu."

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Sel Yayıncılık, 'Kadın Kitaplığı' serisi.


  • Felsefe-i Zenan/ Ahmet Mithat Efendi (Osmanlıca orijinali ile) Yayına hazırlayan: S. Emrah Arlıhan
  • Yerli Bir Feminizme Doğru/ Aynur İlyasoğlu – Necla Akgökçe
  • Kendimizi Savunurken / Rosalind Wiseman, Türkçesi: Lale Akalın
  • Voltaire de Cleyre’nin Yaşamı / Paul Avrich, Türkçesi: Emine Özkaya
  • Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu / Valerie Solanas, Türkçesi: Ayşe Düzkan
  • Ütopyanın Kadınları, Kadınların Ütopyası / Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz

3 Nisan 2012 Salı

Tiffany'de Kahvaltı - Truman Capote.

Oh. İyi bir kitap okumanın verdiği keyif gibisi yok. Hele bu kitap sıkıcılıktan uzak, son derece eğlenceliyse. Bir de eğer kitaptan uyarlama filmini izlemek için sabırsızlanıyorsanız...

Dünden önceki gün sanırım, babamla filtre kahve almaya gittik. Çok komik. Ellili yaşlarında filre kahveye ve elbette makinesine öyle bir alıştılar ki, Nescafe beğenmez oldular.Her neyse. Babam kahve alırken ben de kitapçıya girdim, aslında bir şey almaya niyetim yoktu ama Notos’un son sayısı ile Tiffany’de Kahvaltı’yı aldım. Eve gelir gelmez de okumaya başladım. Okulda bu filmin olması lazım kütüphanede. Gider gitmez izlemeyi planlıyorum, her ne kadar senaryoda romana pek sadık kalınmadığını biliyor olsam da.

Truman Capote ismi bana nereden tanıdık geliyor bilmiyorum, daha önce hiçbir kitabını okumamıştım. Ama artık bir sebebi var. Capote 1924 doğumlu, Amerikan edebiyatının bilindik isimlerinden biri. Sel Yayıncılık yazarın diğer öykülerini yayınladı sanırım ya da yayına hazırlık aşamasında. Tiffany’de Kahvaltı, 2008 yılında yayınlanmış. Meral Alakuç tarafından Türkçe’ye çevrilmiş. Bana kalırsa başarılı bir uyarlama olmuş. Kapak resmi pek hoş, filmden bir sahne. Kitabın orijinali, Breakfast at Tiffany’s adıyla 1958 yılında yayınlanmış, üç yıl sonra da filmi çıkmış.

Kitaba gelirsek, 1940’lı yılların New York’unda geçiyor. Cemiyet hayatının neresinde durduğundan pek de emin olamadığımız Holly Golightly ve erkekleri. Partiler. İçkiler. Çoğunlukla martiniler. Kitabın arka kapağında Holly’den çocuk-kadın diye bahsediliyor. Gerçekten öyle mi acaba? Ben öyle miyim acaba? Sorular sorular. Kimi kitap eleştirmenleri bu kitabın bir kelimesini dahi değiştirmezdim diyorlar, kimileri ise biraz yavan buluyorlar. Ben bu detaylara takılmadan, işin teknik kısmından uzak okudum ve buna uygun bir eleştiri getireceğim sanırım.

Adettendir, biraz kitaptan ve olaylardan bahsetmek istiyorum. Aslında çok da istemiyorum çünkü öyle sevimli bir tat bıraktı ki kitap ağzımda, ve okumadan önce konusuna dair en ufak bir fikrim yoktu, size de aynısı olsun istiyorum. Bu nedenle, bu paragrafı okumadan geçebilirsiniz. Olaylar şöyle başlıyor ve bir nevi sonlanıyor. Bir adet Holly var elimizde, güzel, genç ve alımlı ve elbette çevresinde adamlar. Bir apartman dairesinde yaşıyor ve komşuları bir şekilde onun hikayesine dahil oluyorlar. Ancak en çok Holly’nin ona verdiği ad ile, Fred dahil oluyor. Dahil olmakla kalmıyor bir de üstüne aşık oluyor. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence aşıktı. Yazar kitabın ünlenmesinden sonra Fred’in gay bir karakter olduğunu açıklamış. Bilmiyorum. Bana okurken öyle gelmemişti. Sanki hep Holly’e aşıktı. Ama peşinden gitmedi. Falan filan. Daha fazla spoiler vermek istemiyorum sanırım.

Holly çok fakrlı bir karakter. Büyük olasılıkla hep aklımın bir köşesinde kalacak. Erkekler Holly’i seviyor. Çünkü Holly erkekleri sıkmıyor. Onların ilgi alanı atlar mı? Ya da sporlar mı? Gidiyor, bu konuda bir şeyler okuyor, öğreniyor. Sonra da sohbet ediyor. Erkeklerin hoşuna gidiyor tabii bu durum. Holly ne kadar hoşnut bu durumdan? Bilmiyoruz. Bence beğenilmek onun da hoşuna gidiyor. Ama yine de çok da karakter analizi yapamam sanırım Holly üzerinden. Kısa bir kitap, yazarın dili çok sade. Novella zaten. Derinlikten uzak, Holly gibi, hayallerin peşinde bir yazım. Holly ilgi odağı olmayı seviyor, erkeklerin ona bakmalarından da hoşlanıyor. Kısacası kendi ‘iyi zaman’ tanımına uygun olarak hayatını geçiriyor.

Kitap hakkındaki eleştirileri okudum biraz. İnternette gezindim. Filmin ortaya çıkmasıyla beraber kitabın melankolisinin uçup gittiğinden yakınmış kimileri. Buna filmi izledikten sonra karar vereceğim sanırım. Holly’nin renkli hayatının altında aslında bir nevi trajedi de yatıyor. Sosyo-ekonomik bir sorun. Köy ve kasabalardan şehirlere, özellikle de New York’a gelen, isim değiştiren genç kızlar. Birkaç yıl içinde sönüp gidişleri, eğer biraz şanslılarsa kente bir ucundan tutunabilmeleri. İlk okuduğumda bunlar pek gözüme çarpmamıştı ancak şurada epey iyi bir eleştiri var, İngilizce, dilerseniz bir göz atabilirsiniz. Bir de şu sitede film ve kitapla ilgili bilmediğiniz 25 şey başlığı altında epey ilginç detaylar var. Öncelikle onların da dikkatini kitap ve film arasındaki farklar çekmiş. Kitapta Holly 20lerinin başına daha yeni gelen bir genç kadın, oysa filmde Holly’i 31 yaşındaki Audrey Hepburn canlandırmış. Kitapta Holly biseksüel gibiyken, filmde bu yan da törpülenmiş. Kitapta ot içmekten hoşlanan Holly’den filmde eser yok. Bence en komik detaylardan biri, filmin Taş Devri ile olan bağı. Evet, Flintstones. Hapishanede tutuklu Sally’i aynı zamanda Taş Devri’nin Fred’ini seslendiren Alan Reed canlandırmış.

Fred karakteri bana biraz fazla silik geldi açıkçası. Ama Holly’nin ya da gerçek ismiyle Lulamae’nin ilk ve tek ve halen boşanmadığı kocası bana çok ilginç geldi. Hikaye başlı başına çok dokunaklıydı. Holl’nin New York’a gelip, yeni şaşaalı adını aldıktan sonra pek de hatırlamak istemediği bir hikaye. 14 yaşında evlenip, kısa bir süre sonra evden kaçmış Holly. Bu çocukluk hatırası mıdır yoksa ilk evliliğine dair bir detay mı, pek belirgin değil. Bana kalırsa epey acıklı.

Kitabın ve elbette filmin çevresinde şekillenen bir diğer tartışma konusu ise şuymuş: Kim bu gerçek Holly Golightly? Capote bu kadını yaratırken kimden ilham aldı? Kimileri Capote’nin kendi annesini öne sürmüşleri, kimileri Gloria Vanderbilt ya da Maeve Brennan. Kim bilir kim, Holly son derece kendine has değil mi sizce de? Bu tür gizemler hiçbir zaman çözülmez, iyi ki de çözülmez. Peki Holly ne? Bir fahişe mi yoksa para avcısı mı? Capote verdiği bir röportajda Holly’nin bu ikisi de olmadığını belirtmiş, o sadece bir Amerikan geyşası diye de eklemiş. Bana kalırsa Holly geyşa olabilmek için bile fazla saf.

Son olarak şunu söyleyebilirim, günün birinde dünyanın herhangi bir yerinde Holly Golightly ile tanışsam, bir yerlere oturup iki kadeh bir şeyler içsem eminim bu kitabı okuduktan sonraki hislere sahip olurdum. Kitap da Holly gibi gamsız ama bir o kadar da minik sabun köpüğü hafifliğinde.

Bence okuyun, kesinlikle tavsiye ediyorum.

“Simply do not ask me what this is all about, parce que je ne sais pas, mes chers”

2 Nisan 2012 Pazartesi

Yine kendim olmak isterim.

"Yanına git ve gülünç görünüşlü olmadığına onu inandır. Sana gerçekten yardım edebilir, Fred" diye direndi.
"Senin onun yardımını istemediğini öğrendim." Bu sözüm onu şaşırtmıştı. "Dr. Wassell'in Öyküsü'nden söz ediyorum" diye ekledim.
"Hala bunu mu anlatıyor?" diyerek odanın karşı tarafındaki Berman'a sevgi dolu bir bakış fırlattı.
"Ama haklı olduğu bir nokta var, kendimi suçlu saymalıyım. Bu rolü bana vereceklerinden ya da benim bunu başarabileceğimden değil. Onlar bana bu rolü vermezlerdi, ben de beceremezdim zaten. Kendimi suçlu saymalıyım, çünkü ben bununla ilgili bir damla bile hayal kurmazken, onun hayal içinde yaşamasına göz yumdum. O zamanlar kendimi geliştirmeye uğraşıyordum. Bir sinema yıldızı olamayacağımı da iyi biliyordum. Bu çok güçtür, eğer akıllı biriysen, çok utandırıcıdır da. Buna yetecek derecede aşağılık kompleksim de yok. Bir sinema yıldızı olmak, aynı zamanda kocaman ve şişman bir benliğe sahip olmak demektir derler. Gerçekte ise hiçbir benliğe sahip olmamak gerekir. Zengin ve ünlü bir kişi olmak istemem demek istemiyorum. Bu benim planlarımda var ve günün birinde buna erişeceğimi umuyorum. Fakat böyle olsa bile, benliğimin peşi sıra gelmesini isterdim. Güzel bir sabah uyanıp da Tiffany'de kahvaltı ettiğim zaman bile yine kendim olmak isterim."

- Tiffany'de Kahvaltı, Truman Capote.

Bir çift güneş gözlüğü.

"Koridora çıkıp görünmeden, fakat aşağı yeteri kadar görebileceğim şekilde merdiven parmaklığına dayandım. Hala merdivenlerdeydi, şimdi aralığa çıktı; aralıktaki ışık, kızın oğlan gibi kesilmiş saçlarının koyu dalgaları, gümüş ve sarı telleri üzerine düşmüştü. Yaz mevsimine yakın, ılık bir akşamdı. Üzerinde zarif, şık bir siyah elibse, ayağında siyah ayakkabılar, boynunda da, sıkıca sarılmış inci bir kolye vardı. Bütün bu şıklık ve zayıflşığına karşın, sabah kahvaltısında yenen yulaf ezmesi gibi sağlam bir havası, sabun ve limon kokusunu andıran temiz bir görüntüsü, yanaklarında sert pembe bir koyuluk vardı. Ağzı büyük, burnu havaya kalkıktı. Bir çift güneş gözlüğü gözlerini karartmıştı. Çocukluğun ötesinde bir yüzdü bu, yine de kadınlığa yakın bir yanı vardı. On altı ile otuz arasında herhangi bir yaşta olduğunu düşünebilirdim. Sonradan öğrendim ki on dokuzuncu yaş gününe iki ay varmış."

- Tiffany'de Kahvaltı, Truman Capote.

1 Nisan 2012 Pazar

Aşkın Ömrü 3 Yıldır - Frederic Beigbeder.

Kış bitti. Yaz geldi demek için hala biraz daha zamana ihtiyacımız olsa da, güneşi tekrar görmek güzel bir şeymiş. Korkunç bir kış geçirmedik mi? Ben hiç bu kadar üşüdüğümü hatırlamıyorum, Rusya’da geçen onlarca kışa rağmen. Daha önce de soğuktan ellerim, dudaklarım hatta yanaklarım çatlamıştı fakat bu kış kollarımdan tutun da göbeğime kadar tüm derim dondu, bir nevi deri değişimi yaşadım. 1 haftalık tatilim var, İzmir’e geldim. Gelir gelmez lokma yedim. Deniz kıyısına gittim, çünkü İzmir tüm bunları yapabilmek için var. Şimdi de dışarıdan daha serin olan evimde keyifli bir kitap yazısı yazıyorum. Bu bitince de Kordon’a gider, Karşıyaka’ya karşı bir şeyler içerim. Çünkü, dediğim gibi, İzmir tüm bunları yapabilmek için var.

Sel Yayıncılık geçen seneden beri takip ettiğim bir yayınevi. İlk olarak Beat Kuşağı eserlerini yayınlamaları ile dikkatimi çekmişlerdi, sonra fark ettim ki durmadan çalışıyor, çeşit çeşit kitaplar basıyorlar. Şuradan sitelerine gidebilirsiniz. Aşkın Ömrü Üç Yıldır da bu yayınevinin kitaplarından biri. Çevirisi Renan Akman tarafından yapılmış ve açıkçası bana son derece başarılı geldi.

Gelelim yazara. Frederic Beigbeder, 1965 yılında Paris’te doğmuş. Ünlü reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalışmış, zaten öyle belli ki bu dilinde, ağzı iyi laf yapan erkeklerden olduğu. Daha sonra bu reklamcı olma hali sona ermiş ve kendini tamamen edebiyata vermiş falan filan.

Peki ya kitap? Ben kitabın bir aralar epey ünlü olduğunu hatırlıyorum. Ama şundan emin değilim, acaba kitap mıydı ünlü olan yoksa başlığı mı? Çünkü aşkın ömrünün gerçekten de üç yıl ile sınırlı olduğuna dair bilimsel çalışmalar da vardı sanki. Herneyse. Kitap L’amour dure trois ans adı ile ilk olarak 1997 yılında yayınlanmış. Sel Yayıncılık’tan çıkış tarihi ise 2011. İlk baskı Doğan Kitap’tan 2001 yılında yapılmış.

Nasıl bir kitap bu? Bence eğlenceli. Çabuk okudum, sıkılmadım ama döner de bir daha bakar mıyım ya da birilerine önerir miyim? Sanırım hayır. Çünkü ben bu hayatta kaybeden olmuş, bu kaybeden olma halini kendine kimlik edinmiş, görmüş geçirmiş olmanın yattığı kadın sayısıyla orantılı olduğuna inanan erkeklerden çok sıkıldım. Ve üzgünüm ama salak hikayeleriniz (her ne kadar size çok cool geliyor da olsa) kimsenin umrunda değil ve evet, hayatta kaybettiniz. Hem de baya baya çuvalladınız. Geçen gün yakın kız arkadaşlarımdan biriyle konuşurken şunu farkettik. Bizim çevremizdeki erkekler ki doğum tarihleri 1980-1989 arası değişiyor, ciddi ciddi hayatlarının bir noktasında ki genelde bu noktanın çok da geç olmamasını ümit ediyorlar, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı planlıyor ve belki de en önemlisi bunu gerçekten istiyorlar. Neden böyle acaba diye düşündük düşündük ve karar verdik ki, çünkü bundan bir önceki kuşak o kadar fena çuvalladı ki bu yalnız adam temalı hayatlarında, onlar gibi olmak istemiyorlar, sevdikleri kadınlarla huzurlu evlerde yaşamak istiyorlar. En azından bizim tanıdıklarımızda durum böyle. Ha tabi burada tek başına yaşayan, çocuk sahibi olmayan ve buna uzak duranlara karşı garip hisler içinde olduğum çıkarılmasın. Benim sorunum sabah akşam içen, çevresini geçtim kendisine en ufak bir faydası olmayan ve dahası, "normal" hayatlar süren insanları sıradan ve ezik görenlerle. Maalesef bu adamlar hiçbir zaman büyümüyorlar, büyümedikleri gibi sevimli birer oğlan çocuğundan çok uyuz veletlere dönüşüyorlar.

Öncelikle şunu açıkça tekrar belirtmeliyim. Benim tepkim bu kitaba olmaktan çok bu adam tipine. Marc gibilere. Ama her şeyi açık bir şekilde anlatabilmem için önce biraz kitaptan bahsetmem lazım sanırım. Marc, Fransız sosyetesinin haberlerini ve hayatlarını yazan bir basın çalışanı, evli, Anne ile. Ancak beraberliklerinin üçüncü yılının sonlarına doğru işler garipleşmeye başlıyor, Marc gizli gizli Alice ile görüşüyor. Sonra Anne’den ayrılıyor. Olaylar olaylar.

Anne’den boşanması Alice ile bir ömür mutlu yaşayacağını anlamına gelmiyor. Öncelikle, Alice de evli. Vicdan azabı çekiyor yaptığı şeyden ötürü. Diğer bir sebep ise, Marc üç yıl sonra Alice’den de sıkılmayacak mı? Kısacası hiçbir şey kusursuz değil. Kitabın geneline, Marc’ın dibe vuruşu hakim denebilir. Yaşadığı lüks hayattan, evli olmaktan, bekarlıktan, yalnız kalmaktan, farklı kadınlardan ve daha bir sürü şeyden sürekli bir sıkılma halinde. Sonunda kısmen kendi mutluluğunu buluyor gibi ama pek flu.

Kitap genel olarak böyle bir hikaye çevresinde şekilleniyor, gelelim şimdi benim kitap hakkında ne düşündüğüme ve kitabın bana düşündürttüklerine.

Öncelikle şunu kabul etmem lazım sanırım. Hangi kitabı okursam okuyayım, o anki ruh halim kitaba dair fikirlerimi epey bir etkiliyor. Mesela şu sıralar aşkın üç yıl ile sınırlı kaldığına inanmaya pek de istekli değilim. Hem böyle olmadığını düşünüyorum hem de içten içe ya gerçekten öyleyse diyorum. Aslında Beigbeder’in sunduğu süreç çok da mantıksız değil. Diyor ki, üç yıl içerisinde, önce çok arzularsınız, çok heyecanlanır ve onu çok istersiniz. Sonra elde edersiniz ve güzel vakit geçirirsiniz. Sonra sıkılmaya başlarsınız ve biter. Eğer şanslıysanız sessiz sedasız biter, bazen de kavgalı ve gürültülü. Romanın baş kişisi Marc’ın başına tam da bu geliyor. Ve böylesine bir şeyi deneyimlediğinden ötürü bundan sonraki ilişkilerini de hep korkarak yaşıyor, ha sıkıldım ha sıkılıyorum diye.

Yok, yani şimdi bir daha düşündüm de eğer o şey iç yıl içinde bitiyorsa bence zaten aşk falan değildir. Burada aşkı yüceltip yere göğe sığdıramadığım yok. Sadece bu kadar planlı programlı bir şey olmadığından eminim. Evet, insanlar birbirinden sıkılır ama bence o sıkılma hali de güzel. Sıkılıyorsan da birlikte sıkılıyorsun ve sonunda saçmalayıp gülebiliyorsan, sorun yok. Aldatma ise işin bambaşka boyutu. Evet, o zaman ortada bir sorun var ama yıllara ne kadar bağlanabilir ki bu? Aşk, beraber olmaktan keyif almak bana kalırsa. Bu manava giderken de aynı, başbaşa romantik anlar geçirirken de. Ve bilmiyorum, Marc’ın hayatı bana o kadar uzak ve boş ve saçma geldi ki, pek özdeşleştiremedim kendimile Marc’ı sevmedim.

Kitapta en ilgimi çeken hatta tek ilgimi çeken kısım şu oldu sanırım. Siz de bir düşünün, oldukça ilginç. Marc yakın arkadaşlarından biri ile konuşurken ortaya şu soru çıkıyor: Hiç aşık olamamak mı daha kötü yoksa aşık kalamamak mı? Ben üzerine epey düşündüm. İkisini kıyaslamak oldukça zor olsa da, aşık kalamamak epey kötü bence. Çünkü bir heyecanla başlıyorsun, inanıyor ve inandırıyorsun ama sonra geçiyor. Bir şey oluyor ve artık eskisi kadar hoşuna gitmiyor aranızdaki şey. Bilmiyorum, bence bu durum insana kendini dahi sorgulatabilir, benim derdim ne diye.

Her neyse. Aşk meşk. Bunlar ince işler. Üzerine düşünmeye pek de gelmez. Düşünsek de elimize bir şey geçmez. Çok bir şey beklemeden okursanız keyif alabilirsiniz, hatta eğlenebilirsiniz bile. Yine de ısrar edemem, elinizde daha iyi bir şeyler varsa bence bu kitap yerine onu okuyun.

Sevgili devekuşu.

Alice’e dördüncü mektup:

“Sevgili devekuşu,

Sürekli seni düşünüyorum. Sabah soğukta yürürken seni düşünüyorum. Seni daha uzun süre düşünebilmek için bilhassa yavaş yürüyorum. Akşam, senden başka bir şey düşünebilmek için küfelik olduğum partilerde (ama içki tam tersi etki yapıyor) seni göresim geldiğinde seni düşünüyorum. Seni gördüğümde ve görmediğimde seni düşünüyorum. Seni düşünmektan başka bir şey yapabilmeyi o kadar isterdim ki! Ama beceremiyorum. Seni unutmamı sağlayacak bir şey biliyorsan bana da söyle.

Hayatımın en kötü hafta sonunu geçirdim. Şimdiye kadar kimseyi bu kadar özlememiştim. Sensiz, hayatım bir bekleme salonu. Hastanelerdeki, floresanla aydınlatılan, zemini linolyum kaplı bekleme salonlarından daha korkunç ne olabilir? Bana bunu yapmak insanlık mı? Üstelik bekleme salonunda yapayalnızım; ne bana derdimi unutturacak kanamalı ağır yaralılar, ne bir sehpanın üzerine bırakılmış oyalayıcı dergiler, ne de beni bu bekleyişin biteceği konusunda umutlandıracak, sıra numarası dağıtan makineler var... Feci karnım ağrıyor ve beni kimse tedavi etmiyor. Aşık olmak bu işte: Senden başka ilacı olmayan bir karın ağrısı.

Alice. Bu ismin hayatımda bu kadar önemli bit yeri olacağını nereden bilebilirdim? Mutsuzluktan söz edildiğini duymuştum, ama mutsuzluğun adının Alice olduğunu bilmiyordum. Alice, seni seviyorum. Birbirinden ayrılması imkansız iki sözcük. Senin adın Alice değil, ‘Alice-seni-seviyorum’.


Çok çok efkarlı sevgilin Marc.

- Aşkın Ömrü Üç Yıldır, Frederic Beigbeder