"Ama Kraliçe gibi yetişmiş biri için, zevk daima görevden sonra gelirdi. Okumak gibi bir görevinin olduğunu hissederse bu işe temiz bir vicdanla, zevkle girişirdi ve eğer zevk varsa bu rastlantısal bir şeydi. Peki bu iş onu niçin esir etmişti şimdi? Bunu Norman'la tartışmamıştı, çünkü bunun sadece, onun pozisyonunda bulunan birini ilgilendiren bir şey olduğunu hissediyordu.
Kitapların cazibesi, dedi kendi kendine, kayıtsızlığından geliyor; edebiyatta gururlu bir şeyler vardı. Kitaplar onları kimin okuduğuna, yahut okuyup okumadığına hiç aldırmazdı. Kendisi de dahil olmak üzere, bütün okurlar eşitti. Edebiyat, dedi kendi kendine, bir Commonwealth'tir, harflerse bir cumhuriyet. Aslında bu deyişi daha önce duymuştu... harfler cumhuriyeti, daha önce kullanılmıştı bu, mezuniyet törenlerinde, şeref payeleri verilirken falan, fakat o günlerde bunun ne demek olduğunu tam bilmiyordu. O zamanlar, bir şekilde cumhuriyet lafının edilmesini hafiften bir hakaret ve bizzat kendisinin huzurundayken, en azından bir patavatsızlık gibi görümüştü. Bunun ne anlama geldiğini ancak şimdi kavrıyordu. Kitaplar kimseye hürmet etmezdi. Tüm okurlar eşitti ve bu da onu yaşamının başlangıcına geri götürüyordu. Genç bir kızken, hayatının en büyük heyecanlarından birini V-E gecesinde, * kızkardeşiyle birlikte kapılardan dışarı çıkıverip de, hiç tanınmadan kalabalığa karıştığında yaşamıştı. Kitap okurken de böyle bir şeylerin varlığını hissediyordu. Kitap anonimdi, paylaşılan bir şeydi, ortak bir şeydi. Ve herkesten ayrı bir yaşama yöneltilmiş Kraliçe buna can attığını hissediyordu. Bu sayfaların ve bu kitap kapaklarının arasında, tanınmadan yaşayabiliyordu."
-Kraliçe Kitap Okursa, Alan Bennett, Sel Yayıncılık, 2008, s.28.
* 8 Mayıs, İkinci Dünya Savaşında Müttefiklerin Avrupa'da zafer günü (ç.n.)
Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sel Yayıncılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
3 Eylül 2012 Pazartesi
Kraliçe Kitap Okursa- Alan Bennett
Yazar hakkında birkaç şey söylemekle başlayacak olursak, Alan Bennett'ın esasında uzun yıllar boyunca Oxford'da Ortaçağ Tarihi konusunda ders verdiğini söylemek gerekir. Ancak bir yerden sonra akademisyenliğe çok da uygun olmadığına karar vermiş anlaşılan. Tiyatro oyuculuğu yapmış, tiyatro oyunu yazmış, epey de başarılı olmuş. Sel Yayıncılık'ın yazarı tanıtımına bakılacak olursak şöyle deniyor, "1994'te, daha önce yazdığı , III. George'un Deliliği oyununu Kral George'un Deliliği adıyla sinemaya uyarladı ve bu filmle en iyi sanat yönetimi dalında Akademi Ödülünü kazandı.Tarihin Çocukları adlı yapıtı üç dalda Oliver Ödülüne değer görüldü. Yine kendisine, Britanya tiyatrosuna büyük katkılarından ötürü Olivier Ödülü verildi."
Kraliçe Kitap Okursa'da ne oluyor? Kraliçe kitap okumaya başlıyor. Bu kadar basit. Ve eğlenceli. Peki bu değişimin sebebi ne? Kraliçe bir gün sarayın bahçesine park etmiş bulunan Westminster gezici kütüphanesine uğruyor, o ünlü köpeklerinin çıkardıkları gürültüden dolayı özür dilemek için. Giriş o giriş. Arka arkaya kitaplar almaya, okumaya başlıyor. En önemlisi, bu işten keyif aldığını fark ediyor. Elbette bir noktadan sonra bu minik kütüphane Kraliçe'ye yetmez oluyor. E zaten kendisine ait birbirinden dolu ve güzel ve ihtişamlı kütüphaneleri var. Okudukça okuyor.
Esasında epey kolay okunan, karmaşık kurgudan uzak kısa bir roman Kraliçe Kitap Okursa. Çok büyük beklentilerle başlamamak lazım. Ancak neredeyse her hevesli ve iştahlı okuyucuda görülen korkuları, heyecanları kraliçe üzerinden başarıyla yansıttığına inanıyorum yazarın. Kraliçe'nin yaşının da geçkin olduğu düşünülürse, hem okuma işine bu kadar geç başlamasına dair hayıflanışları, hem de her an hiç ayrım yapmadan okumak istemesi çok tanıdık. Mesela, geçmiş yıllarda çeşitli resepsiyon ve kutlamalarda görüştüğü yazarlar aklına geliyor ve keşke daha çok ilgilenseydim, sorular sorsaydım diyor. Ancak bu kitap okuma işine merak salmasından sonra, yazarlar onuruna düzenlediği davette hayal kırıklığı kaçınılmaz oluyor, yazarlar sandığı gibi kişiler çıkmıyor. Kraliçe yeniden kitaplara gömülüyor.
Ancak Bizans oyunları bir tek bizim topraklarda yok. Kraliçenin bu yeni zevkini fark eden çalışanları, okuma işine ket vurmak adına ellerinden geleni yapıyorlar. Ancak başarılı oldukları söylenemez. Kitabın en vurucu ve keyif veren yeri ise kesinlikle sonu.
Ben ayrıca kitap boyunca kraliçenin okuduğu kitapların adları ve yazarlarının belirtilmesi işini de sevdim. Peki hangi yazarlar benim gözüme çarptı? Jean Genet, Cecil Beaton, Ivy Compton-Burnett, David Hockney, Nancy Mitford, J. R. Ackerley, E. M. Forster, Lewis Carroll, Ian Mcewan, A.S. Byatt, Sylvia Plath...
Keyifli, rahat ve sıradışı bir okuma deneyimi için ben bu kitabı okumanızı öneririm. Diğer bir opsiyonunuz ise, okumaktan pek de keyif almayan bir tanıdığınıza bu kitabı hediye etmeniz. Kraliçenin azmi ve isteği herkesi dize getirir gibi.
Ve son olarak,
Sir Kevin hemen daldı. "Sizin kitap okumanızı dizginleyip daha büyük bir amaca yöneltebilirsek, tüm ulusun edebiyatına, örneğin, gençlerin kitap okuma standartlarının yükseltilmesine..."
"İnsan zevk için okur," dedi Kraliçe. "Bir kamu görevi değildir bu."
21 Temmuz 2012 Cumartesi
Sel Yayıncılık, 'Kadın Kitaplığı' serisi.
- Felsefe-i Zenan/ Ahmet Mithat Efendi (Osmanlıca orijinali ile) Yayına hazırlayan: S. Emrah Arlıhan
- Yerli Bir Feminizme Doğru/ Aynur İlyasoğlu – Necla Akgökçe
- Kendimizi Savunurken / Rosalind Wiseman, Türkçesi: Lale Akalın
- Voltaire de Cleyre’nin Yaşamı / Paul Avrich, Türkçesi: Emine Özkaya
- Erkek Doğrama Cemiyeti Manifestosu / Valerie Solanas, Türkçesi: Ayşe Düzkan
- Ütopyanın Kadınları, Kadınların Ütopyası / Yasemin Temizarabacı Yıldırmaz
3 Nisan 2012 Salı
Tiffany'de Kahvaltı - Truman Capote.
Dünden önceki gün sanırım, babamla filtre kahve almaya
gittik. Çok komik. Ellili yaşlarında filre kahveye ve elbette makinesine öyle
bir alıştılar ki, Nescafe beğenmez oldular.Her neyse. Babam kahve alırken ben
de kitapçıya girdim, aslında bir şey almaya niyetim yoktu ama Notos’un son
sayısı ile Tiffany’de Kahvaltı’yı aldım. Eve gelir gelmez de okumaya başladım.
Okulda bu filmin olması lazım kütüphanede. Gider gitmez izlemeyi planlıyorum,
her ne kadar senaryoda romana pek sadık kalınmadığını biliyor olsam da.
Truman Capote ismi bana nereden tanıdık geliyor bilmiyorum,
daha önce hiçbir kitabını okumamıştım. Ama artık bir sebebi var. Capote 1924
doğumlu, Amerikan edebiyatının bilindik isimlerinden biri. Sel Yayıncılık
yazarın diğer öykülerini yayınladı sanırım ya da yayına hazırlık aşamasında.
Tiffany’de Kahvaltı, 2008 yılında yayınlanmış. Meral Alakuç tarafından Türkçe’ye
çevrilmiş. Bana kalırsa başarılı bir uyarlama olmuş. Kapak resmi pek hoş, filmden
bir sahne. Kitabın orijinali, Breakfast at Tiffany’s adıyla 1958 yılında
yayınlanmış, üç yıl sonra da filmi çıkmış.
Kitaba gelirsek, 1940’lı yılların New York’unda geçiyor.
Cemiyet hayatının neresinde durduğundan pek de emin olamadığımız Holly
Golightly ve erkekleri. Partiler. İçkiler. Çoğunlukla martiniler. Kitabın arka
kapağında Holly’den çocuk-kadın diye bahsediliyor. Gerçekten öyle mi acaba? Ben
öyle miyim acaba? Sorular sorular. Kimi kitap eleştirmenleri bu kitabın bir
kelimesini dahi değiştirmezdim diyorlar, kimileri ise biraz yavan buluyorlar.
Ben bu detaylara takılmadan, işin teknik kısmından uzak okudum ve buna uygun
bir eleştiri getireceğim sanırım.
Adettendir, biraz kitaptan ve olaylardan bahsetmek
istiyorum. Aslında çok da istemiyorum çünkü öyle sevimli bir tat bıraktı ki
kitap ağzımda, ve okumadan önce konusuna dair en ufak bir fikrim yoktu, size de
aynısı olsun istiyorum. Bu nedenle, bu paragrafı okumadan geçebilirsiniz.
Olaylar şöyle başlıyor ve bir nevi sonlanıyor. Bir adet Holly var elimizde,
güzel, genç ve alımlı ve elbette çevresinde adamlar. Bir apartman dairesinde
yaşıyor ve komşuları bir şekilde onun hikayesine dahil oluyorlar. Ancak en çok
Holly’nin ona verdiği ad ile, Fred dahil oluyor. Dahil olmakla kalmıyor bir de
üstüne aşık oluyor. Siz ne düşünürsünüz bilmem ama bence aşıktı. Yazar kitabın
ünlenmesinden sonra Fred’in gay bir karakter olduğunu açıklamış. Bilmiyorum. Bana
okurken öyle gelmemişti. Sanki hep Holly’e aşıktı. Ama peşinden gitmedi. Falan
filan. Daha fazla spoiler vermek istemiyorum sanırım.
Holly çok fakrlı bir karakter. Büyük olasılıkla hep aklımın
bir köşesinde kalacak. Erkekler Holly’i seviyor. Çünkü Holly erkekleri
sıkmıyor. Onların ilgi alanı atlar mı? Ya da sporlar mı? Gidiyor, bu konuda bir
şeyler okuyor, öğreniyor. Sonra da sohbet ediyor. Erkeklerin hoşuna gidiyor
tabii bu durum. Holly ne kadar hoşnut bu durumdan? Bilmiyoruz. Bence beğenilmek
onun da hoşuna gidiyor. Ama yine de çok da karakter analizi yapamam sanırım
Holly üzerinden. Kısa bir kitap, yazarın dili çok sade. Novella zaten.
Derinlikten uzak, Holly gibi, hayallerin peşinde bir yazım. Holly ilgi odağı
olmayı seviyor, erkeklerin ona bakmalarından da hoşlanıyor. Kısacası kendi ‘iyi
zaman’ tanımına uygun olarak hayatını geçiriyor.
Kitap hakkındaki eleştirileri okudum biraz. İnternette
gezindim. Filmin ortaya çıkmasıyla beraber kitabın melankolisinin uçup
gittiğinden yakınmış kimileri. Buna filmi izledikten sonra karar vereceğim
sanırım. Holly’nin renkli hayatının altında aslında bir nevi trajedi de
yatıyor. Sosyo-ekonomik bir sorun. Köy ve kasabalardan şehirlere, özellikle de
New York’a gelen, isim değiştiren genç kızlar. Birkaç yıl içinde sönüp
gidişleri, eğer biraz şanslılarsa kente bir ucundan tutunabilmeleri. İlk
okuduğumda bunlar pek gözüme çarpmamıştı ancak şurada epey iyi bir eleştiri
var, İngilizce, dilerseniz bir göz atabilirsiniz. Bir de şu sitede film ve
kitapla ilgili bilmediğiniz 25 şey başlığı altında epey ilginç detaylar var.
Öncelikle onların da dikkatini kitap ve film arasındaki farklar çekmiş. Kitapta
Holly 20lerinin başına daha yeni gelen bir genç kadın, oysa filmde Holly’i 31
yaşındaki Audrey Hepburn canlandırmış. Kitapta Holly biseksüel gibiyken, filmde
bu yan da törpülenmiş. Kitapta ot içmekten hoşlanan Holly’den filmde eser yok.
Bence en komik detaylardan biri, filmin Taş Devri ile olan bağı. Evet,
Flintstones. Hapishanede tutuklu Sally’i aynı zamanda Taş Devri’nin Fred’ini
seslendiren Alan Reed canlandırmış.
Fred karakteri bana biraz fazla silik geldi açıkçası. Ama
Holly’nin ya da gerçek ismiyle Lulamae’nin ilk ve tek ve halen boşanmadığı
kocası bana çok ilginç geldi. Hikaye başlı başına çok dokunaklıydı. Holl’nin
New York’a gelip, yeni şaşaalı adını aldıktan sonra pek de hatırlamak
istemediği bir hikaye. 14 yaşında evlenip, kısa bir süre sonra evden kaçmış
Holly. Bu çocukluk hatırası mıdır yoksa ilk evliliğine dair bir detay mı, pek
belirgin değil. Bana kalırsa epey acıklı.
Kitabın ve elbette filmin çevresinde şekillenen bir diğer
tartışma konusu ise şuymuş: Kim bu gerçek Holly Golightly? Capote bu kadını
yaratırken kimden ilham aldı? Kimileri Capote’nin kendi annesini öne
sürmüşleri, kimileri Gloria Vanderbilt ya da Maeve Brennan. Kim bilir kim,
Holly son derece kendine has değil mi sizce de? Bu tür gizemler hiçbir zaman
çözülmez, iyi ki de çözülmez. Peki Holly ne? Bir fahişe mi yoksa para avcısı
mı? Capote verdiği bir röportajda Holly’nin bu ikisi de olmadığını belirtmiş, o
sadece bir Amerikan geyşası diye de eklemiş. Bana kalırsa Holly geyşa olabilmek
için bile fazla saf.
Son olarak şunu söyleyebilirim, günün birinde dünyanın
herhangi bir yerinde Holly Golightly ile tanışsam, bir yerlere oturup iki kadeh
bir şeyler içsem eminim bu kitabı okuduktan sonraki hislere sahip olurdum.
Kitap da Holly gibi gamsız ama bir o kadar da minik sabun köpüğü hafifliğinde.
Bence okuyun, kesinlikle tavsiye ediyorum.
“Simply do not ask me what this is all about, parce que je
ne sais pas, mes chers”
2 Nisan 2012 Pazartesi
Yine kendim olmak isterim.
"Hala bunu mu anlatıyor?" diyerek odanın karşı tarafındaki Berman'a sevgi dolu bir bakış fırlattı.
"Ama haklı olduğu bir nokta var, kendimi suçlu saymalıyım. Bu rolü bana vereceklerinden ya da benim bunu başarabileceğimden değil. Onlar bana bu rolü vermezlerdi, ben de beceremezdim zaten. Kendimi suçlu saymalıyım, çünkü ben bununla ilgili bir damla bile hayal kurmazken, onun hayal içinde yaşamasına göz yumdum. O zamanlar kendimi geliştirmeye uğraşıyordum. Bir sinema yıldızı olamayacağımı da iyi biliyordum. Bu çok güçtür, eğer akıllı biriysen, çok utandırıcıdır da. Buna yetecek derecede aşağılık kompleksim de yok. Bir sinema yıldızı olmak, aynı zamanda kocaman ve şişman bir benliğe sahip olmak demektir derler. Gerçekte ise hiçbir benliğe sahip olmamak gerekir. Zengin ve ünlü bir kişi olmak istemem demek istemiyorum. Bu benim planlarımda var ve günün birinde buna erişeceğimi umuyorum. Fakat böyle olsa bile, benliğimin peşi sıra gelmesini isterdim. Güzel bir sabah uyanıp da Tiffany'de kahvaltı ettiğim zaman bile yine kendim olmak isterim."
- Tiffany'de Kahvaltı, Truman Capote.
Bir çift güneş gözlüğü.
- Tiffany'de Kahvaltı, Truman Capote.
1 Nisan 2012 Pazar
Aşkın Ömrü 3 Yıldır - Frederic Beigbeder.
Sel Yayıncılık geçen seneden beri takip ettiğim bir
yayınevi. İlk olarak Beat Kuşağı eserlerini yayınlamaları ile dikkatimi
çekmişlerdi, sonra fark ettim ki durmadan çalışıyor, çeşit çeşit kitaplar
basıyorlar. Şuradan sitelerine gidebilirsiniz. Aşkın Ömrü Üç Yıldır da bu
yayınevinin kitaplarından biri. Çevirisi Renan Akman tarafından yapılmış ve
açıkçası bana son derece başarılı geldi.
Gelelim yazara. Frederic Beigbeder, 1965 yılında Paris’te
doğmuş. Ünlü reklam ajanslarında metin yazarı olarak çalışmış, zaten öyle belli
ki bu dilinde, ağzı iyi laf yapan erkeklerden olduğu. Daha sonra bu
reklamcı olma hali sona ermiş ve kendini tamamen edebiyata vermiş falan filan.
Peki ya kitap? Ben kitabın bir aralar epey ünlü olduğunu
hatırlıyorum. Ama şundan emin değilim, acaba kitap mıydı ünlü olan yoksa
başlığı mı? Çünkü aşkın ömrünün gerçekten de üç yıl ile sınırlı olduğuna dair
bilimsel çalışmalar da vardı sanki. Herneyse. Kitap L’amour dure trois ans adı
ile ilk olarak 1997 yılında yayınlanmış. Sel Yayıncılık’tan çıkış tarihi ise
2011. İlk baskı Doğan Kitap’tan 2001 yılında yapılmış.
Nasıl bir kitap bu? Bence eğlenceli. Çabuk okudum,
sıkılmadım ama döner de bir daha bakar mıyım ya da birilerine önerir miyim? Sanırım
hayır. Çünkü ben bu hayatta kaybeden olmuş, bu kaybeden olma halini kendine
kimlik edinmiş, görmüş geçirmiş olmanın yattığı kadın sayısıyla orantılı
olduğuna inanan erkeklerden çok sıkıldım. Ve üzgünüm ama salak hikayeleriniz
(her ne kadar size çok cool geliyor da olsa) kimsenin umrunda değil ve evet,
hayatta kaybettiniz. Hem de baya baya çuvalladınız. Geçen gün yakın kız arkadaşlarımdan biriyle konuşurken şunu farkettik. Bizim çevremizdeki erkekler ki doğum tarihleri 1980-1989 arası değişiyor, ciddi ciddi hayatlarının bir noktasında ki genelde bu noktanın çok da geç olmamasını ümit ediyorlar, evlenmeyi, çocuk sahibi olmayı planlıyor ve belki de en önemlisi bunu gerçekten istiyorlar. Neden böyle acaba diye düşündük düşündük ve karar verdik ki, çünkü bundan bir önceki kuşak o kadar fena çuvalladı ki bu yalnız adam temalı hayatlarında, onlar gibi olmak istemiyorlar, sevdikleri kadınlarla huzurlu evlerde yaşamak istiyorlar. En azından bizim tanıdıklarımızda durum böyle. Ha tabi burada tek başına yaşayan, çocuk sahibi olmayan ve buna uzak duranlara karşı garip hisler içinde olduğum çıkarılmasın. Benim sorunum sabah akşam içen, çevresini geçtim kendisine en ufak bir faydası olmayan ve dahası, "normal" hayatlar süren insanları sıradan ve ezik görenlerle. Maalesef bu adamlar hiçbir zaman büyümüyorlar, büyümedikleri gibi sevimli birer oğlan çocuğundan çok uyuz veletlere dönüşüyorlar.
Öncelikle şunu açıkça tekrar belirtmeliyim. Benim tepkim bu kitaba
olmaktan çok bu adam tipine. Marc gibilere. Ama her şeyi açık bir şekilde
anlatabilmem için önce biraz kitaptan bahsetmem lazım sanırım. Marc, Fransız
sosyetesinin haberlerini ve hayatlarını yazan bir basın çalışanı, evli, Anne
ile. Ancak beraberliklerinin üçüncü yılının sonlarına doğru işler garipleşmeye
başlıyor, Marc gizli gizli Alice ile görüşüyor. Sonra Anne’den ayrılıyor.
Olaylar olaylar.
Anne’den boşanması Alice ile bir ömür mutlu yaşayacağını
anlamına gelmiyor. Öncelikle, Alice de evli. Vicdan azabı çekiyor yaptığı
şeyden ötürü. Diğer bir sebep ise, Marc üç yıl sonra Alice’den de sıkılmayacak
mı? Kısacası hiçbir şey kusursuz değil. Kitabın geneline, Marc’ın dibe vuruşu
hakim denebilir. Yaşadığı lüks hayattan, evli olmaktan, bekarlıktan, yalnız
kalmaktan, farklı kadınlardan ve daha bir sürü şeyden sürekli bir sıkılma halinde.
Sonunda kısmen kendi mutluluğunu buluyor gibi ama pek flu.
Kitap genel olarak böyle bir hikaye çevresinde şekilleniyor,
gelelim şimdi benim kitap hakkında ne düşündüğüme ve kitabın bana
düşündürttüklerine.
Öncelikle şunu kabul etmem lazım sanırım. Hangi kitabı
okursam okuyayım, o anki ruh halim kitaba dair fikirlerimi epey bir etkiliyor. Mesela
şu sıralar aşkın üç yıl ile sınırlı kaldığına inanmaya pek de istekli değilim. Hem
böyle olmadığını düşünüyorum hem de içten içe ya gerçekten öyleyse diyorum. Aslında
Beigbeder’in sunduğu süreç çok da mantıksız değil. Diyor ki, üç yıl içerisinde,
önce çok arzularsınız, çok heyecanlanır ve onu çok istersiniz. Sonra elde
edersiniz ve güzel vakit geçirirsiniz. Sonra sıkılmaya başlarsınız ve biter. Eğer
şanslıysanız sessiz sedasız biter, bazen de kavgalı ve gürültülü. Romanın baş
kişisi Marc’ın başına tam da bu geliyor. Ve böylesine bir şeyi
deneyimlediğinden ötürü bundan sonraki ilişkilerini de hep korkarak yaşıyor, ha
sıkıldım ha sıkılıyorum diye.
Yok, yani şimdi bir daha düşündüm de eğer o şey iç yıl
içinde bitiyorsa bence zaten aşk falan değildir. Burada aşkı yüceltip yere
göğe sığdıramadığım yok. Sadece bu kadar planlı programlı bir şey olmadığından
eminim. Evet, insanlar birbirinden sıkılır ama bence o sıkılma hali de güzel. Sıkılıyorsan
da birlikte sıkılıyorsun ve sonunda saçmalayıp gülebiliyorsan, sorun yok. Aldatma
ise işin bambaşka boyutu. Evet, o zaman ortada bir sorun var ama yıllara ne
kadar bağlanabilir ki bu? Aşk, beraber olmaktan keyif almak bana kalırsa. Bu manava
giderken de aynı, başbaşa romantik anlar geçirirken de. Ve bilmiyorum, Marc’ın
hayatı bana o kadar uzak ve boş ve saçma geldi ki, pek özdeşleştiremedim
kendimile Marc’ı sevmedim.
Kitapta en ilgimi çeken hatta tek ilgimi çeken kısım şu oldu
sanırım. Siz de bir düşünün, oldukça ilginç. Marc yakın arkadaşlarından biri
ile konuşurken ortaya şu soru çıkıyor: Hiç aşık olamamak mı daha kötü yoksa
aşık kalamamak mı? Ben üzerine epey düşündüm. İkisini kıyaslamak oldukça zor olsa
da, aşık kalamamak epey kötü bence. Çünkü bir heyecanla başlıyorsun, inanıyor
ve inandırıyorsun ama sonra geçiyor. Bir şey oluyor ve artık eskisi kadar
hoşuna gitmiyor aranızdaki şey. Bilmiyorum, bence bu durum insana kendini dahi
sorgulatabilir, benim derdim ne diye.
Her neyse. Aşk meşk. Bunlar ince işler. Üzerine düşünmeye
pek de gelmez. Düşünsek de elimize bir şey geçmez. Çok bir şey beklemeden
okursanız keyif alabilirsiniz, hatta eğlenebilirsiniz bile. Yine de ısrar
edemem, elinizde daha iyi bir şeyler varsa bence bu kitap yerine onu okuyun.
Sevgili devekuşu.
“Sevgili devekuşu,
Sürekli seni düşünüyorum. Sabah soğukta yürürken seni
düşünüyorum. Seni daha uzun süre düşünebilmek için bilhassa yavaş yürüyorum.
Akşam, senden başka bir şey düşünebilmek için küfelik olduğum partilerde (ama
içki tam tersi etki yapıyor) seni göresim geldiğinde seni düşünüyorum. Seni
gördüğümde ve görmediğimde seni düşünüyorum. Seni düşünmektan başka bir şey
yapabilmeyi o kadar isterdim ki! Ama beceremiyorum. Seni unutmamı sağlayacak
bir şey biliyorsan bana da söyle.
Hayatımın en kötü hafta sonunu geçirdim. Şimdiye kadar
kimseyi bu kadar özlememiştim. Sensiz, hayatım bir bekleme salonu.
Hastanelerdeki, floresanla aydınlatılan, zemini linolyum kaplı bekleme
salonlarından daha korkunç ne olabilir? Bana bunu yapmak insanlık mı? Üstelik bekleme
salonunda yapayalnızım; ne bana derdimi unutturacak kanamalı ağır yaralılar, ne
bir sehpanın üzerine bırakılmış oyalayıcı dergiler, ne de beni bu bekleyişin
biteceği konusunda umutlandıracak, sıra numarası dağıtan makineler var... Feci
karnım ağrıyor ve beni kimse tedavi etmiyor. Aşık olmak bu işte: Senden başka
ilacı olmayan bir karın ağrısı.
Alice. Bu ismin hayatımda bu kadar önemli bit yeri olacağını
nereden bilebilirdim? Mutsuzluktan söz edildiğini duymuştum, ama mutsuzluğun
adının Alice olduğunu bilmiyordum. Alice, seni seviyorum. Birbirinden ayrılması
imkansız iki sözcük. Senin adın Alice değil, ‘Alice-seni-seviyorum’.
Çok çok efkarlı sevgilin Marc.
- Aşkın Ömrü Üç Yıldır, Frederic Beigbeder
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
