27 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #3 - British Library


Bugün çok güzel bir gündü. Gerçekten. Her ne kadar yarın Londra'yı vuracak olan dev fırtınanın alametleri yavaştan kendini belli etse de, ayaklarımız yer yer yerden kesile kesile erkek arkadaşımla dolandık durduk. Fotoğraflarla anlatayım.

Bugünkü planımız, istasyonda buluşup British Library'e gidip kütüphane kaydını yaptırmaktı. Nedense ben açıktır diye tahmin ettim ama tahmin edilebilir bir şekilde kayıt ofisi kapalıydı, ama olsun. Çok çok güzel gezdik, bir de bonus olarak şahane bir sergi yakaladık. Neyse ben en baştan anlatayım. 

British Library'e, pek ünlü kütüphaneye gidebilmek için (metro kullanacaksanız eğer) Northern Line üzerindeki King's Cross St. Pancrass istasyonunda inmeniz gerekiyor. Ben daha önce hiç bu taraflara gitmemiştim, şahane güzelmiş. Metro istasyonundan çıkıp sağa doğru yürüdüğünüzde yukarıda gördüğünüz devasa bina ile karşılaşıyorsunuz, otel. Sonra 1-2 dakika daha yürüdüğünüzde işte karşınızda British Library. 



Çok da güzel bir bahçesi, var. Avlu gibi olan bu yerin ortasında "The Last Word (Son Söz)" adlı cafe bulunuyor. Hem havanın serinliğinden hem de günün Pazar olmasından dolayı çok kalabalık değildi. Güneşli günlerde, çalışmaya ara verip portakal suyu içmek için şahane bir yere benziyor.



Biraz buralarda dolandıktan sonra içeri girdik, gerçekten çok çok büyük bir yer. İçeride fotoğraf çekemedim pek, birinin çıkıp "Yasak!" demesinden korktum sanırım. Dediğim gibi, kayıt ofisinin kapalı olduğunu öğrenince biz de birazcık dolaşalım madem dedik. İyi ki de demişiz, son zamanlarda gezdiğim en minik, en sevimli sergiye denk geldik.

Serginin adı, "Picture This: Children's Illustrated Classics (Bunu Resmet: Çocuk Klasikleri İlustrasyonları)". 4 Ekim'de açılmış, 26 Ocak'a kadar devam edecekmiş, giriş ücretsiz. The Folio Socety'nin katkılarıyla hayata geçirilen bu sergide 20. yüzyılın en popüler 10 çocuk klasiğinin ilustrasyonlarının ilk hazırlandıkları zamanki halleri ve yıllar sonra, bugün, günümüz ilustratörleri tarafından nasıl yorumlandıkları gözler önüne seriliyor. Çok afilli cümleler kurdum ama başka nasıl anlatılır bilemedim. Peki bu 10 kitap hangileri?
Hobbit, Peter Pan, Paddington Bear, The Wind in the Willows, Just So Stories, Charlie and the Chocolate Factory (Charlie'nin Çikolata Fabrikası), The Railway Children (Demiryolu Çocukları), The Secret Garden (Gizli Bahçe), The Borrowers (Minik Kahramanlar), The Iron Man. Benim en sevdiklerim elbette The Borrowers ve Charlie and the Chocolate Factory oldu. Erkek arkadaşımsa Iron Man'in başından ayrılamadı. Bir de şey çok hoşuma gitti, küçük bir sergi olmasına rağmen, 3-4 tane minik ekran ve bu ekranlara bağlı kulaklıklar vardı. Klasik çocuk hikayelerini günümüzde tekrar resimleyenlerin deneyimlerini kendi ağızlarından dinleyebiliyordunuz. Dil seçeneği var mıydı tam hatırlayamıyorum.


Fotoğraf çekmek bu bölümde özellikle yasak olduğundan maalesef size gösterecek bir şeyim yok, ama şuradan serginin sitesine gidebilirsiniz. Şuradan da neredeyse bizim sergide gördüğümüz tüm çizimleri görebilirsiniz (sayfanın sağındalar). Burada da The Telegraph'da sergiye dair yayınlanmış bir yazı var (İngilizce), buradan da çizimleri inceleyebilirsiniz. 

Sergi çok kalabalık değildi, gezenler genellikle orta yaş ve üzeri insanlardı. Nostalji herkesin hoşuna gidiyor demek ki (: Bir de sergiye annesiyle gelen, yere uzanıp kitap ilustrasyonlarına bakıp bakıp kendi defterine bir şeyler çizen bir kız vardı, bayıldım. Kütüphanenin satış mağazasında sergiye özel ürünler de satılıyor. Yüksek fiyatlar (ya da bizim kısıtlı bütçemiz) nedeniyle biz sadece acıklı gözlerle uzaktan bakabildik. Olur da yolunuz Londra'ya, bir de British Library'e düşerse Ocak sonuna kadar, mutlaka gidin bir bakın derim bu sergiye. Hatta gidecekseniz birazcık da para biriktirin ve Winnie the Pooh'lu seramik tabak-kupa takımından satın alın, benim yerime de demli bir çay için, yanında da poğaça yiyin.

Londra'daki bir başka Pazar günü de böyle geçti. Güzel geçti. Umarım sizin de hoşunuza gitmiştir. Belki kütüphane içinden fotoğraf bekleyenler hayal kırıklığına uğradı, kusura bakmayın. Kaydımı yaptırıp içeri girebilsem fotoğraf çekecektim ama kısmet değilmiş. Belki de çekemeyecektim, izin veriyorlar mı bilmiyorum. Her neyse, daha önümde bir sürü gün var, kütüphaneli gün hem de. 

Umuyorum siz de güzel bir Pazar geçirmişsinizdir. Sizi bugün gördüğümüz sincaplardan biriyle uğurluyorum.



Blog tasarımını ne yapmalı, ne yapmalı?

Konumuzla ilgisi yok, ama ben bu kırmızı minip topçuklu bitkiyi çok seviyorum ve burada neredeyse tüm yol kenarlarını sarmış haldeler (:

Bu blog var olduğundan değişen çok çok fazla şey oldu. İçeriği değişti, benim üslubum değişti, ben değiştim, şehirler değişti ama bir tek tasarımı değişmedi. Tasarım deyince de kulağa afilli geliyor da şu an kullanmakta olduğum blogspotun temalarından biri sadece. 

Açıkçası blogun görselliği konusunda tek bir kriterim var sanırım, gözü yormasın. Gözü yormadığı sürece gerisi gelir gibi geliyor bana. Ama artık biraz sıkılmaya başladım, değişiklik istiyorum. Ve itiraf etmek gerekirse biraz fazla basit geliyor bazen gözüme şu anki hali.

Bu konuda yardımlarınızı bekliyorum. Yardımdan kastım yorumlarınız (: Mesela şu konularda bana bir şeyler söylerseniz çok mutlu olurum:

  • Sizce blogda
    • eksik olan nedir?
    • gereksiz olan nedir?
    • kullanışlı olan nedir?
  • Blog tasarım işini kendim halledebilir miyim yoksa bu işi bilen birilerinden yardım mı almalıyım?
  • Genel olarak göz yorucu bir site/blog tasarımı sizce nedir?
Azıcık vakit ayırıp bana yardımcı olursanız çok sevinirim.

Dinlenmeli ve bol şahaneli Pazar dilerim (:


26 Ekim 2013 Cumartesi

Kindle (e-kitap okuyucu) deneyimime dair birkaç şey

Yine akşam karanlığında çekilen çirkin bir fotoğraf ama yandaki zencefilli cadılar bayramı kurabilyeleri harika!

Uzun zamandır bu yazıyı bekleyenler olduğunu biliyorum. Açıkçası yazıyı hazırlamakta geç kalmamın en önemli sebebi, kindle'ı almanın o ilk hevesi geçtikten sonra daha objektif bir şeyler anlatma isteğimdi. Öyle de olduğunu umuyorum. Bu yazıyı da 4 bölüme ayırdım: Ben neden Kindle aldım, bu aletin özellikleri, artıları ve eksileri. Umuyorum meraklıları için faydalı ve ilginç bir şeyler anlatabilirim.

Ben neden Kindle aldım? Aramızda sahici kitap safalarına dokunmanın çok önemli olduğunu düşününler çoğunluktadır gibi geliyor bana açıkçası. Ben de onlardan biriydim ta ki son derece pahalı olan Londra'da yaşamaya başlayana kadar. Şöyle ki, aldığım dersler için her hafta yüzlerce sayfa makale, kitap bölümü okumak zorundayım. Makaleleri bastırıp, altını çizerek, üstüne notlar alarak okuyanlardanımdır ben ama burada onu yapmak mümkün değil çünkü çıktı almak gerçekten çok çok pahalı. Kitap konusunda ise, kitapların basılı (hard copy) halleri ile Amazon Store'da satılan e-kitapları arasında genelde 4-5 poundluk fiyat oynamaları oluyor, elbette e-kitaplar daha ucuz. Benim temelde Kindle almamın sebebi buydu, ekonomik sebepler ağır basıyordu. Ve sonuncu, bence öncekiler kadar önemli bir diğer sebep ise kağıt israfı konusu. Her sene kilolarca kağıt birikiyor yaşadığım yerde, aldığım çıktılar sebebiyle. Dosyalara koysanız da koruması çok zor, oradan buraya taşıması da bir o kadar zor. Kindle sayesinde bu dertten kurtulacağıma ve çevre için de iyi bir şey yapacağıma inanıyorum.

Bu aletin özellikleri nelerdir? Kindle'ın üreticisi ve esas satıcısı Amazon. İngiltere'de ise Waterstones kitapçılarında satılıyor genellikle. Her teknolojik alette olduğu gibi, Kindle'ın da yeni modelleri sürekli piyasaya sürülmekte. Ben en en basit olanını aldım, modeli de Kindle olarak geçiyor. Daha üst ve elbette daha pahalı modeller tablet bilgisayarlara benziyor, renkli ve dokunmatik ekran. Ben pek incelemedim ama sanırım bir tabletin yapabildiği her şeyi yapabiliyor. Benim en basit modeli almamdaki sebep kağıt dokusuna en benzer ekranın bu modelde bulunmasıydı. Benden sonra Kindle alan iki arkadaşım da bu sebepten ötürü en basit modeli tercih ettiler. Zaten çok ilginç bir mürekkep sistemi var, ekranın mat ve göz yormuyor oluşunun sebebi de bu sanırım. Mesela sayfayı değiştirdiğinizde çok kısa bir süre için bir önceki sayfanın gölgesi kalıyor. Sanki gerçekten ekranın arkadasında mürekkepler fırıl fırıl akıyor. Özelliklere geçecek olursak, dediğim gibi pdflerinizi aktarabiliyorsunuz, çok çok hafif (170 gram), ekran güneş ışığında hiç parlaklık yapmıyor ve parlamama hali gözü de yormuyor. 1400 kitaba kadar hafızası var. Amazon Store'dan aldığınız kitaplar (wi-fi ile bağlanıp kredi kartınızla satın alabiliyorsunuz) 60 saniye içinde Kindle'ınıza yükleniyor. Kitap ya da pdf sayfaları üstüne not alabiliyorsunuz, cümlelerin altını çizebiliyorsunuz. İngilizce-İngilizce sözlük var bir de içerisinde. Okuduğunuz sayfadan çıkmadan sözlüğe bakabiliyorsunuz.

Kindle'in artıları: Yazının bu kısmına kadar bahsettiğim artılara ek olarak birkaç şey daha ekleyebilirim sanırım. Ben de birçoğunuz gibi geceleri uyumadan önce illa kitap okuyanlardanım. Yan yatıp kitap okumak bana hep çok sıkıntılı gelir, dünyanın en büyük derdi olmasa da (: Kindle bu açıdan epey kullanışlı. Benim gibi makale okuyanlar için en büyük artısı sanırım pdf (ve elbette kitapların) cümleleri işaretleme, vurgulama (highlight) ve metin üstüne not alma imkanlarının bulunması. Bir de sayfadan çıkmadan sözlüğe (İngilizce-İngilizce) ulaşma imkanınız var, bu da benim işime epey yarıyor. Yazı boyutunun büyütülebiliyor olması ise görme problemleri yaşayanlar için oldukça yardımcıdır diye tahmin ediyorum. Diğer bir güzel yanı ise telif hakkı olmayan kitapları (mesela klasikler) ücretsiz indirebilmeniz. Jane Austen'dan tutun da Shakespeare'a kadar birçok klasiğin 'gerçek anlamda' elinizin altında olması epey güzel bir his. Bir de diyelim bir kitap satın aldınız Amazon Store'dan, bazı cümlelerin kaç kişi tarafından altının çizildiğini görebiliyorsunuz. Benim çok hoşuma gitti bu özellik. İstemezseniz kapatabiliyorsunuz da. Birçok kitabı satın almadan önce Amazon'un Kindle'ınıza 'sample' yani kısa bir örnek göndermesini isteyebiliyorsunuz. Ben mesela dün Birdget Jones serisinin yeni çıkan kitabının sample'ını okuyordum. Kitap satın almadan önce bir göz atmak için iyi bir uygulama. Kitapçıya gidip kitapları açıp rastgele birkaç sayfa okumak gibi bir bakıma. Bazı yayınevleri kitaplarının Kindle kullanıcıları arasında ödünç verilmesi imkanını tanıyor. Diyelim arkadaşım Ayşe de ben de Kindle kullanıcısıyız. Ben Ayşe'nin kitaplığından X kitabını ödünç alıyorum, hop benim Kindle'ıma yükleniyor kitap. Süre 14 gün. 14 gün boyunca Ayşe o kitaba ulaşamıyor, ben okuyorum. 14 gün sonra kitap beni kitaplığımdan siliniyor, Ayşe'nin Kindle'ına geri yükleniyor. Bunu hiç denemedim ama kulağa epey ilginç geldiği kesin. Şarjı ise gerçekten çok çok uzun süre dayanyor. Hele kablosuz bir ağdan internete bağlanmıyorsanız çok sık, şarjı haftalarca yetebiliyor.

Kindle'ın eksileri: Kindle Türkiye'de ne kadar çalışıyor, tüm özellikleri aktif olarak kullanılabiliyor mu açıkçası pek emin değilim. Ama sanki bazı sorunlar olduğunu duyduğumu hatırlıyorum. Bu konuda benden daha bilgili olanlar yorum bırakabilirlerse sevinirim. Her neyse, gelelim diğer eksilere. Tablet bilgisayarlar gibi bir aydınlatma sistemi yok. Yani karanlıkta okumanız mümkün değil. Ben çözüm olarak kılıfına iliştirdiğim minik aydınlatma ile buldum. Yukarıda gördüğünüz kırmızı minik fener. Bunlardan Türkiye'de de çeşit çeşit satılıyor. Bu arada Kindle alacak olursanız açık renkli bir kılıf almamanızı tavsiye ederim. Ben benimkinin desenine aldanıp aldım ama çantalarda oradan buraya giderken epey kirleniyor. Silinebilen bir kumaş olmasına rağmen daha koyu renkli bir şey alsam daha mutlu olurdum sanırım. Elbette daha eksileri vardır ama şu an için benim aklıma gelmedi sanırım. Hah şey var, bi klavyesi olmadığı için diyelim bir sayfaya not almak istiyorsunuz, o zaman sağ-sol-alt-üst tuşlarıyla harfleri seçerek yazmanız gerekiyor ve bu epey zaman alabiliyor. Ancak dediğim gibi, daha ileri modeller dokunmatik olduğundan böyle bir sorunları yoktur.  Ve elbette en büyük eksisi okduğunuz şeyin sayfalarına dokunamıyor oluşunuz. Ortada bir kitap olmaması daha doğrusu. Bu fikre alışmak biraz zaman alabiliyor (:

Sonuç: Kindle dünyada en çok satılan e-kitap okuyucusu. Ben de birçok kişi gibi önyargılar ve kafamda sorularla aldım. İlk bir iki hafta çok da kolay kullanabildiğimi söyleyemem. Ancak şu an gayet iyi anlaşıyoruz. Orada burada, metroda otobüste çantamdan çıkarıp okumaya başladım bile. Zaten buralarda çok çok yaygın. Demem o ki, beklediğim kadar garipseyeceğim ve alışamayacağım bir şey olmadı Kindle. Hatta epey sevdim bile denebilir.

Not: Kindle aldıktan sonra bile el alışkanlığı olsa gerek, hala kitap satın alıyorum. Sonra eve gelip bir bakıyorum aslında benim bir kindleım varmış. Sevinsem mi üzülsem mi bilemiyorum. Şu an ortada bir yerlerdeyim. Ders çalışırken elimde Kindle var ama keyif okumalarımı galiba hala bildiğimiz eski usül kitaplardan yapıyorum (:

Kindle modellerine şuradan bakabilirsiniz (site İngilizce) 
Şuradan ise Amazon Store'da şu an satışta bulunan e-kitaplara bakabilirsiniz

Benim diyeceklerim bu kadar.


21 Ekim 2013 Pazartesi

Witches of East End


Okunası Cadılı Kitaplar listesinden sonra bu diziden bahsetmemek olmazdı. Popüler kültürde cadı imgesinin sıklıkla kullanıldığı malum. Ancak 90'lı yıllardaki kadar gündemde olmadığını da söylemekte fayda var sanırım. Geçen gün internet semalarında dolanırken karşıma bu dizi çıktı. Baktım, sevdim. 

Bu ay yayınlanmaya başlayan dizinin henüz üç bölümü var, dördüncü bölüm 27 Ekim'de yayınlanacak. Esasında Melissa de le Cruz tarafından yazılmış bir roman serisine dayanıyor hikaye. Başrollerde ise Julie Ormond, Jenna-Dewan-Tatum, Rachel Boston ve Madchen Amick var. Ben galiba en çok pek beğendiğim Julie Ormond için izliyorum bu diziyi (yukarıdaki fotoğrafta sağdan ikinci). 

Konusu nedir derseniz, şöyle: Joanna Beauchamp cadı anne. Yirmili yaşlarda da iki kızı var, Ingrid ve Freya. Joanna her cadı gibi yüzyıllardır yaşamakta, bu süre içerisinde de kızlarınının ölümüne defalarca şahit olmuş. Onun laneti, dünyaya sürekli ölümlerini göreceği kız çocuklar getirmek. Bu acı bir yerde canına tak edince de, Freya ve Ingrid'e cadı olduklarını söylemez, böylelikle onları koruyacağına inanır. Bir bakıma da öyle olur, kızlar yirmili yaşlarına sapa sağlim gelirler. Ancak her hikayede olduğu gibi, bu sıradan ve süt liman hayat Joanna'dan intikam almak isteyen, onun kılığında etrafa dehşet saçan bir başka cadının hayatlarına dahil olmasıyla pattadanak bozulur. Kızlar cadı olduklarını öğrenirler, pek acayip cadı teyze olaya dahil olur ve olaylar birbirini izler.

Dizi hem beğenilmiş, hem de biraz sıradan bulunmuş. IMDb puanı ise 7.2/10. Benim fikrimse, eğer cadı hikayeleri hoşunuza gidiyorsa ve en son izlediğiniz cadılı dizi bundan 10 yıl geride kaldıysa deneyebilirsiniz. Dizi yorumlarında dikkat ettiğim ve sizin için de belki önemli olabileceğini düşündüğüm noktalar var: Şiddet dozu çok yüksek olmasa da işe kötü cadılar dahil olduğunda sinirler biraz gerilebiliyor. Cinsellik şu an için birkaç öpüşmeden ibaret. Argo ise yok gibi gibi. Eğer bu konularda duyarlılıklarınız varsa, ilk bölüme bir göz atıp sonrasında devam edip etmemeye karar verebilirsiniz belki.

Dizinin IMDb sayfası şurada
Ben bu yazının çoğunda şu Wiki sayfasından yardım aldım (İngilizce)
Fragman benzeri bir şey izlemek isterseniz de şuradan

Severseniz, iyi seyirler (:

20 Ekim 2013 Pazar

Londra'da Hafta Sonu, #2


Bugün epey geç kalktım. Hava kapalı, kalın perdeler de çekili olduğundan öğlene doğru uyandığımda güneşli bir Londra Pazar'ına uyandığımdan habersizdim. Açıkçası bugün için de bir planım yoktu. Odada kalıp, ders çalışmayı planlıyordum ama sonra aklıma blog geldi, Londra'da Hafta Sonu serisi geldi. Ve bir kez daha size dağınık çalışma masamın fotoğrafını anlatamazdım. Bu yüzden fotoğraf makinemi alıp dışarı çıktım. Kendi mahallemde dolanır, ilginç yerlerin fotoğrafını çeker ve sonra blogda onları anlatırım derken arkadaşımdan telefon geldi. Borough Market'taki Elma Festivali'ne gitmeye karar verdik!


Borough Market zaten başlı başına şahane bir yer. Bir köşesinde yer alan Elma Festivali ise ortamı daha da şenlendirmişti. Yıllık elma hasadının kutlandığı bu etkinlik uzun yıllardır devam ediyor. Turistlerin de epey ilgisini çekiyor elbette. Öncelikle festivalin açılışını haber veren yürüyüş başladı. İnsanlar geleneksel kıyafetler ve elma hasadını temsil eden çelenklerle yürümeye başladılar. Büyük bir coşku hakimdi diyebilirim (: Biz o sırada henüz bir kafede kahvaltımızı ediyorduk, hemen kalktık, standların olduğu tarafa gittik. Açıkçası beklediğimden çok daha küçük bir alan ayrılmıştı ama yine de her şey çok samimi ve sevimliydi. Yirmiye yakın elma çeşidi vardı. Daha önce hiç görmediğim, üzüm tanesi büyüklüğünde elmalar bile vardı. Tadım serbestti. Sonra bir köşede elmalı yemekler pişiren bir aşçı vardı. Tarifler broşür şeklinde hazırlanmıştı, elbette aldım. Diğer köşede çocuklar için bir alan oluşturulmuştu. Gerçeği aratmayan yapma ağaçlara, elma şeklinde hazırlanmış kartlara dileklerini yazıp asıyorlardı. Festivalin en eğlenceli kısmı ise kesinlikle geleneksel danslarını sergileyen , ayaklarında ziller asılı olan amcalardı. Yer yer nefes nefee kalmış olsalar da, performansları herkesi epey etkiledi. Bana oldukça yeni olan bu ortamda bu kadar eğleneceğimi, kendimi dahil hissedeceğimi hiç sanmıyordum. Ama öyle oldu, çok güzeldi. 


Londra havası malum, festival üstü kapalı bir alanda gerçekleşti. Zaten ben alandan çıktıktan sonra şimşekli, gök gürültülü yağmur yağmaa başladı bile. Ben iki saate yakın vakit geçirdim festival alanında. Tahminen gün boyu farklı etkinlikler, yarışmalar düzenlenmiştir. Yukarıda sepette gördüğünüz elmalar içinde, sol ön taraftaki en küçük elmalardan tattım. Pek tatlıydı, ağızda pek de alışkın olmadığım bir şeker tadı bırakıyordu. Asıl ilginç elma ise sanırım sağ üst köşedeki kırmızı elmalardı. O kadar garip bir tatlı-ekşiliği vardı ki, yedikten sonra birkaç saniye ağzımı toparlayamadım. Elma satışı var mıydı emin değilim ama benim gözüme çarpmadı. Belki ayrı bir alanda beğendiğiniz elmaları satın alabiliyordunuz.


Elma Festivali işte böyleydi. Ben iyi vakit geçirdim, insanların eğlendiğini gördüm. En çok da insanların içlerinden geldiği gibi dans etmeleri, 'elma' gibi günlük ve bir bakıma basit bir şey hakkında konuşmaları, birbirleriyle bildiklerini paylaşmaları çok hoşuma gitti. Bir de hasadı kutlamak özünde çok güzel bir şey değil mi? Bence öyle. Doğaya karşı minnettarlığı göstermek pek hoş. Umarım siz de görmüş kadar olmuşsunuzdur. Şimdi dolaptan güzel bir elma çıkarıp yemenin tam vakti (:

19 Ekim 2013 Cumartesi

Blogda kaybolmamanız için

Sağ taraftaki linkleri düzenledim. Bugüne kadar blogda yer almış yazılara istediğiniz linke tıklayıp ulaşabilirsiniz. Nasıl yapsam nasıl yapsam diye düşünürken aklıma pek çok sevdiğim Kediler ve Kitaplar blogu geldi, onlardan kopya çektim. Umarım işinize yarar.

İyi eğlenceler (:

"Ders çalışırken çok sıkılıyorum" diyenlere öneriler

Temsili çalışırken fenalık geçiren insan resmi image

Son zamanlarda şöyle mailleri sık alır oldum. 

"Sevgili Okuyan Kedi, blogunu çok seviyorum, ama ben çalışırken çok sıkılıyorum, ne önerirsin?"


Tabii ki de tam olarak böyle mailler değil ancak anlatılmak isteneni anladınız sanırım. Her neyse çalışma işi çok kişisel bir şey; yöntemleri, taktikleri hep alışkanlıklarımıza bağlı olarak şekilleniyor. Birazdan okuyacağınız liste de uzun yıllardır kendim için uyguladığım taktiklerden bazıları. Tahminen oradan buradan duydum, arkadaşlarımdan gördüm ve benimsedim. Kendi yarattığım orijinal fikirler değil. Çok da orijinal değiller zaten (: Listedeki maddelerden bazıları direkt ders çalışma yöntemleri ile ilgili, kimileri de ders çalışırken can sıkıntısını gidermeye dair. Kendinize göre oynamalar yapabilirseniz ve faydalanırsanız ne mutlu bana. Bu arada siz de kendi taktiklerinizi yorum olarak paylaşırsanız çok çok sevinirim. Bir de, eğer bu çalışma taktikleri listesi işinize yararsa, sözel bölümler gibi sürekli uzun metinler okumak zorunda olanlarımızın epey faydalanacaklarını düşündüğüm 'Etkili Okuma Taktikleri' gibi bir şey de hazırlayabilirim. Kendimi çok profesyonel hissettim şu an (:

  1. Artık hepimiz farkındayız sanırım, saatlerce masadan kalkmadan, hiç ara vermeden çalışmanın kimseye faydası yok. Onun yerine sık sık kısa aralar vermek hem dinlenmemizi sağlıyor hem de nefes aldırıyor. Yazın şurada Pomodoro Tekniği'nden bahsetmiştim. Hemen oraya bir bakın bakalım. Ben gerçekten çok faydasını gördüm bu tekniğin, 20 dakikalık çalışma süreleri garip bir hız ve verim kazandırıyor bana.
  2. Liste yapın ama çok çok uzun listeler yapmayın bence. Yaparken çok planlı programlı olduğunuz hissini yaşatsa da aslında içten içe o uzun listeler gözünüzü korkutabilir. Demem o ki, minik minik hedefler koyun önünüze. Tamamladıkça da bir sonraki adıma geçin.
  3. Kabul etmemiz gereken bir diğer şey ise her günün aynı verimlilikte geçmeyeceği. Belki fizyolojik sebepler, belki de güzel havalar bazen kendimizi çok da çalışmaya hazır hissetmememize neden olabilir. Öyle günlerde kendinizi gereksiz zorlayıp moralinizi bozmak yerine çok çok basit hedefler koyun kendinize. Mesela o gün sadece bir sayfa okuyun ya da dersle ilgili hiçbir şey yapmayın. Ertesi gün garip bir şekilde yenilenmiş ve çalışmaya hazır hissedeceksiniz kendinizi.
  4. Masa başında geçirdiğimiz her an çalışıyor değiliz, kabullenelim. Hele bir de önümüzdeki bilgisayar, telefon vs. varsa, sandığımızdan çok daha fazla vakit gidiyor ders dışı etkinliklere. Mesela bugün şeyi öğrendim, bir insan ömrü boyunca ortalama 50 saatini rüya görerek geçiriyormuş. Çok uzun değil mi? Hani biri kalkıp hesaplasa, dese ki bir öğrenci çalıştığı sürenin X saat kadarını ders çalışır gibi görünürken aslında ders dışı şeylere ayırıyor, bence yine bizi epey şaşırtacak bir sonuç çıkar. Yani, masanız, çalışma odanız ya da odanızın bir bölümü sadece çalışmaya ayrılmış olsun. Kendinize ait bir odanız yoksa, evin ders çalışmaya müsait bir kısmı sizin ders çalışma alanınız olsun günün belli saatlerinde. Orada kitap okumayın, oje sürmeyin, çiğdem çitlemeyin. O alana geçtiğinizde sadece ders çalışıldığını bilirseniz bence dikkatiniz daha zor dağılır, hem de verimsiz saatler geçirmezsiniz boş yere.
  5. Ders çalışırken can sıkıntısının en önemli sebeplerinden biri çok da bilmediğimiz, anlamakta zorlandığımız konuları çalışmak. Anlamadıkça sıkılıyoruz, sıkıldıkça anlayamıyoruz. Bu konuda önerim, can sıkıntısının en büyük kaynağını ortadan kaldırmaya yönelik: zorlandığınız konuların üstüne gidin. Konuyu sizden daha iyi anladığını düşündüğünüz kişilerden yardım isteyin, ek kaynaklara bakın... Zorlandığınız konuları görmezden gelerek ilerlemeniz biraz zor gibi gibi. Bu yüzden çok da vakit kaybetmeden, yıl ilerledikçe yeni yeni konular ortaya çıkmadan temel eksiklerinizi gidermeye bakın.
  6. Çalışırken müzik dinlemenin size faydası mı yoksa zararı mı var karar verin. Çok basit gibi görünüyor ama bence epey önemli. Gördüğüm kadarıyla çoğu insan artık müzik dinleyerek çalışıyor. Ben de bunu gördükçe, benim neyim eksik ben de yaparım diyorum ama sonuç tam bir hüsran oluyor. Elbette bu da kişiden kişiye değişir ama ben kesinlikle yapamıyorum, dikkatim dağılıyor. Müzik hemen dersin önüne geçiveriyor. Siz de müzikli ders işine iyice kendinizi alıştırmadan bir karar verin, dikkatiniz mi dağılıyor yoksa veriminiz mi artıyor? Eğer sizin daha iyi odaklanmanızı sağlıyorsa ki son derece olası, o zaman çok şanslısınız, müzikli ders çalışmalara devam.
  7. Çalışma mekanımı sıklıkla değiştiririm ve bu galiba en sevdiğim, en işime yarayan taktiklerden biri, can sıkıntısına da birebir. Eğer yapabiliyorsanız, dikkatiniz dağılmıyorsa dışarıda bir yerlerde çalışın, hava güzelse parkta, bahçede çalışın. Yer değişiklikleri benim moralimi epey düzelttiğinden çalışma isteğimi de arttırıyor.
  8. Bu hafta seminer benzeri bir şeye gittim ve çok ilginç bir şey söylediler orada. Hani mesela bazen bir ders için makale (essay) yazmanız istenir (üniversite öğrencileri için daha çok geçerli sanırım bu). Pata küte yazmaya başlayamayacağınızdan önce bir şema belirlersiniz. Ama işte o ilk adımı atmak o kadar zordur ki, yaşayan bilir. Seminer benzeri şeyde konuşan adam şöyle anlattı. "Önce beyaz bir kağıt alın. Üstüne hiçbir şey yazmadan buruşturup çöpe atın. Sonra çöpten alın, açın ve üstüne yazmaya başlayın. Tertemiz, bembeyaz bir sayfa olmadığınan artık sizin gözünüzü korkutamaz" İlk başta biraz garip gelsiyse de kulağa sonradan işin özünü anladım: Ders konusunda ilk adımı atmak her zaman cesaret istiyor. Mesela uzun süredir anlayamadığınız bir konuyu tekrar çalışmak, deneme sınavlarındaki yanlışlarınıza geri dönmek... Galiba bunların normal şeyler olduğunu, her şeyi mükemmel bir şekilde bilemeyeceğimizi kabul edersek ama aynı zamanda çabalarsak işler yoluna girebilir.
  9. Yazı yazmayı pek sevmeyebilirsiniz, ama sık sık not almak (dersi dinlerken, kendiniz çalışırken) size çok yardımcı olur. Tabii bir de hepimizin hafızası sandığımızdan çok çok daha zayıf. Yok ben unutmam demeyin, beni dinleyin. Ben zaten kağıt-kalemi, yazı işlerini çok sevidiğimden kolaylıkla uyguluyorum bu taktiği. Siz de bir başlarsanız, kısa zaman içinde alışırsınız gibime geliyor. Mesele diyelim bir sınavda yanlış yaptığınız soru var, defterinize tahminen doğru çözümü not edersiniz. Ama o çözümün yanına bir de kendi cümlelerinizle kendinize uyarılar yazın. Hani ciddi cümleler olmak zorunda değil, minik hatırlatıcılar gibi düşünün. 
  10. Faydalı geçen bir çalışma gününden sonra kendinizi ödüllendirin. Ödül size kalmış.
  11. Post-itler, küçük kartlar, fosforlu kalemler... Çalışırken kırtasiye dünyasının size sunduğu nimetlerden faydalanın. 
  12. Derse ara vermek için yemeği bir bahane olarak kullanmayın. Bu konuda çok ciddiyim. Kilo almak bir yana, sağlınız için gerçekten hiç de iyi değil. Neden yapıyoruz peki bunu? Çünkü ders çalışırken herkesin canı sıkılıyor. "Of canım sıkıldı, azıcık dolaşayım evin içinde" çok mantıklı gelmiyor ve yeterince oyalayıcı değil. Ama aç değilsek bile kalkıp dolaptan bir şeyler almak, onları pişirmek ya da ısıtmak, sonra yemeğimizi yerken bir şeyler izlemek çok cazip geliyor. Aman dikkat edin!
  13. Arkadaşlarınızla beraber çalışın. Tabii bu epey kritik bir karar. Ders çalışma bahanesiyle bir araya gelip "Ay saatler de ne hızlı akıp gitmiş yahu" derken bulmayın kendinizi sonra. Mesela ben pek yapamıyorum bu işi, illa bir muhabbet açıyorum sonra da şakalar komiklikler geliyor. Ama yapabilen insanlar kesinlikle öneriyor. Belki şunlara dikkat edebilirisiniz: Mesela en yakın arkadaşlarınızla çalışmak zorunda değilsiniz, çalışabiliyorsanız ne mutlu. Çalışma stilinizin benzer olduğu insanlarla tahminen daha uyumlu çalışırsınız. Mesela bir buluşma günü belirleyin, o güne kadar herkes bir bölümü çalışsın. Buluşma gününde de konular sırayla anlatılsın. Eğer soru çözmeniz gerekiyorsa sonrasında da belki ona geçebilirsiniz. Demem o ki, grup çalışması hakkı verilerek yapıldığında çok çok iyi sonuçlar veriyor, yapılamadığında da çok keyifli, bol kahkahalı geçmiş saatlerden ibaret oluyor.
  14. Çalışırken anlamadığınız, tam kavrayamadığınız yerleri ke-sin-lik-le atlamayın. Yanınızda bir not defteri bulundurun ve oraya not alın. O anlamadığınız yerler yerine oturmadıkça içiniz rahat etmesin. Açıkçası ben bir konuyu ne zaman anlamayıp, "amaan çok da önemli bir şey değil gibi" dediysem pat diye sınavda karşıma çıktı. İşin fenası bazen de o anlamadığım yer yüzünden sonraki konularda da bir şeyler hep eksik kaldı.
  15. Bir diğer öğrenci kendini kandırması da sanırım iyi bildiğimiz ya da sevdiğimiz konulara daha çok vakit ayırmamız, daha çok çalışmamız. Ben bunu lisede çok yapardım. Sözel derslerim daha iyiydi, durup dururken ve hatta ertesi gün geometri sınavım varken kalkar tarih çalışırdım. Bunu yapmayın kesinlikle. Can sıkıntısından kaçmak için o gün yapmanız gerekenleri unutmayın. Böyle geçici bir çözüm yerine, canınızı sıkan konuların neden canınızı sıktığını anlamaya çalışın. İnsan doğası gereği zor olandan kaçıyor. Bilmediğiniz, zorlandığınız konuların üstüne giderseniz zamanla onlara da alışırsınız ve belki seversiniz de.
  16. Ve son olarak, moralinizin çabuk bozulmasına izin vermeyin. Hop diye bozulmasına izin verirseniz, bugüne kadarki çabalarınızın, emeklerinizin ve yorulmalarınızın da anlamı kalmaz.
Herkese iyi dersler (: