17 Mayıs 2011 Salı

Sürücü Koltuğu - Muriel Spark


Son zamanlarda okuduğum en garip ve en bir şey (henüz sıfatı bulamadım) kitap hakkında bir yazı okumaya var mısınız? Pişman olmayacaksınız.

Birkaç hafta önce kitap alırken, raflar arasında dolanırken, ya cebimdeki para yetmezse kasada rezil olursam diye düşünürken, *pat* diye bu kitap düştü rafın birinden ayaklarımın dibine. Büyük olasılıkla aceleyle özensiz bir şekilde konmuş kitabın kendi kendini balık istifinden azad edişiydi. Elime aldım, Muriel Spark. "Ne garip isim, daha önce hiç duymadım" diye geçirdim içimden. Sonra hoşuma gitti, nedensiz. Aldım. Param da yetti.

Muriel Spark Edinburgh, 1918 doğumlu bir yazar. İskoç asıllı bu yazar, The Times'ın 1945'ten Bu Yana En Başarılı 50 İngiliz Yazarlistesinde yer almış. 2006'da Floransa'da öldüğünde ise, arkasında birçok eser bırakmış. Güzel bir kadın, fotoğraflarına bakınca. Ama sanki biraz garip...


1970 yılında Driver's Seat adıyla orijinali basılan bu kitabı 1990 yılında Remzi Kitabevi yayınlamış. Nihal Yeğinobalı tarafından çevrilen bu kitapta, çeviriden ötürü oluşmuş göze çarpan mantık hataları var. Muriel Spark'ın ilk defa Türkçe'ye çevrilmiş olması biraz da olsa bu eksikleri görmezden gelmenizi sağlayabilir. Türkçe'ye çevrilen, benim bildiğim kadarıyla diğer kitabı da Avutucular. Maalesef çeviriler 2 kitap ile sınırlı kalmış.

Kitaba geçmeden önce, kitabın filminden bahsetmek istiyorum. Aslında vaktim olsa, bu yazıyı bir de filmi izledikten sonra yazmak isterdim, maalesef mümkün olmadı. The Driver's Seat adıyla bilinen filmin başrollerinde Elizabeth Taylor ve Andy Warhol var. Merak ettiniz öyle değil mi? İsterseniz Youtube'dan izleyebilirsiniz. Film, Taylor'ın en kötü filmi olarak bilinse de, ben bunu kitabın kaotikliğine bağlıyorum. İzlediğim parçalardan anladığım kadarıyla, "en kötü" yaftasını hak etmiyor.


Bazı kitaplar var, okuyorum, yazıyorum ve bir şekilde size neler hissettiğimi anlatabildiğime inanıyorum. Bu sefer de aynı yolu izleyeceğim fakat bu kitapta bunu ne kadar başarabilirim, bilemiyorum.

Kitapları türlere ayırmakta çok başarılı olmadığımı söylemiştim. Zaten bu etiketlerin aldığımız zevke en ufak bir etkisi dahi olmadığını düşünüyorum. Yine de tanımlayacak olursak, bu kitap genelinde psikolojik bir gerilim. Aralarda ne olduğunu çıkaramadığım kısımlar var.

Kahramanımız Lise. Avrupa'nın bir şehrinden. Şehri tam bilmiyoruz. Yaşını tam bilmiyoruz ama tahmin edebiliyoruz, 40'larında. Yaptığı iş muhasebeye benziyor. Birbirine uyumsuz renklerden oluşan kıyafetleri çok seviyor. Ukala satış görevlilerinden hoşlanmıyor. Elinde hep bir kitap taşıyor. "O" adamı arıyor. Kendi ölümünü tasarlıyor. 4 dilde "Öldür beni" diyebiliyor. Lise bir deli.


Spark'ın dili bana oldukça sıradışı ve ilgi çekici geldi. Okuyucu hikayenin içinde değil. Bu çılgınlar şovunu bir köşeden izliyor ve yapabildiği tek şey, merak etmek, ara ara koltuğunda huzursuzca kıpırdanmak. Spark ufak ipuçları veriyor, okuyucu oradan çıkarmaya çalışıyor Lise'in kim olduğunu. Aslında çok konuşmuyor Lise. Konuştuğunda da anlamlı söz öbekleri çıkmıyor ağzından. Ruhsal sorunları olan insanlar beni nedensiz bir şekilde korkutur. Nedensiz çünkü korkmak yerine yardımcı olmaya çalışmak, halden anlamak gerekir. Korkak bir insan oluşumun yanı sıra, beni en çok korkutan kopuk kopuk anlatımlarıdır. Lise korkutmadı beni. Belki kadın oluşu, belki zararsız oluşu belki de allı morlu bir elbisenin üstüne kırmızı beyaz boyuna çizgili yağmurluk giyen birinden bana zarar gelmeyeceğini düşündüğümden.

Lise'in geçmişinde bir akıl hastahanesi vakası var. Biraz çabuk sinirlenen bir kadın. Tatile çıkıyor. Hepimiz tatile çıkarız. Bir şeyleri unutmak için. O aramak için çıkıyor. Kendini öldürebileceğini düşündüğü adamı. Bir nevi intihar, hayat üzerinde kurulan otorite belki de. Son sahneler bugüne kadar okuduğum metinler arasında en iyilere girebilecek kadar iyi kullanıyor anlatım tekniklerini. Sırf bu son için dahi okumanızı öneririm.

Benim gönlümü fetheden ise, bir noktadan sonra şunu fark etmem oldu. Lise haricinde bahsi geçen Bayan Fiedke, aslında Lise'nin kendisi. Sadece hayalinde yaratılan bir dost, alışverişine eşlik eden hoş sohbet bir ihtiyar. Mesele Bayan Fiedke'nin satın aldığı hediyelerin hepsi Lise'in çantasından çıktı en sonunda. Birkaç sebep daha var ama onları bulması da size kalsın.


Kitap boyunca Lise o kadar yalnız ki, olay örgüsüne dahil olan birçok karaktere rağmen o hep bir başına. Kafası hep karışık. Ve siz aslında okuyucu olarak, psikolojik sorunlara sahip olmanın, hayatın normal akışının hep dışında kalmanın ne demek olduğunu Spark'ın yarattığı, birbirinden anlamsız diyaloglar ile hissediyorsunuz. Lise'in aklı bazen o denli karışıyor ki, o ana kadar geçen zaman diliminden rastgele kelimeler seçip, bir arada kullanıyor. Siz sadece şaşırıyorsunuz.

Aslında kitabın ortalarında Lise'in öleceğini öğreniyorsunuz. Sadece ne zaman ve ne şekilde olacağından habersizsiniz. Siz onun ideal sevgiliyi aradığını sanarken, aslında o ideal ölümü arıyor. Buluyor ve kendi mutlu sonuna ulaşıyor.


Kitabın genelinde, insanlara bir ruhsuz olma hali etkin. Yüzeysel konuşmalar, sürekli yapılan alışverişler, kadının bedeninin sadece seks için akla gelmesi vb. Tüketim çağı ve liberal düzene ağır eleştiriler getiren bir kitap bu. Belki de artık sadece kendi bedenimiz üzerinde hakimiyetimiz var. Lise'in öyle. Tecavüz girişimlerine, ısrarcı seks tekliflerine karşı koyuyor. Bazen kaba kuvvetle, bazen sözleriyle. Her şeyden kolaylıkla kopan, tek bir şey haricinde her şey hakkındaki fikri sanki uçuşan toz tanecikleri gibi. Havada. Fakat kendi bedeni üzerindeki kontrolü inanılmaz. Sonunda kendi sonunu da böyle getirmiyor mu?

Adilleri ve zalimleri aynı oranda aydınlatan avizelerin ışığı altında Lise, çoğu zaman. Kimse onun umrunda değil. Tek isteği bir an önce gitmek. Peki neden intihar etmiyor? Neden bir adama öldürtüyor kendini? Ben bu soruya cevap bulamadım. Ve neden kesinlikle ilşkiye girmek istemiyor bu adamla? Öldükten sonra buna izin vermesi sizce de garip değil mi? Belki tüm bu sorulara siz bir cavap bulursunuz.


Ben böyle dolambaçlı kitapları seviyorum ve bu kitabı gerçekten okumanızı öneririm. Farklı tarzlar ve üsluplar denemek her zaman güzeldir. Kim bilir, belki seversiniz. En azından kitabın adının neden Sürücü Koltuğu olduğunu öğrenmek için dahi okunmaya değer.

"Öldür beni," diyor Lise ve bunu dört dilde yineliyor.

1 yorum:

  1. Kitap yorumunu okudum. Bende bu kitabı okuma isteği uyandırdı. İlk fırsatta bu kitabı alıp okuyacağım. Ben de merak ettim doğrusu intahar yerine neden kendi öldürtmeyi tercih ettiğini.Ellerine sağlık.

    YanıtlaSil