28 Aralık 2012 Cuma

Bir blog önerisi.

En eski arkadaşımın da artık bir blogu var. Twitter'ı da var. Bence mümkün olan her yoldan takip edin, çok seveceksiniz. 
Ona buradan bir şey daha söylemek isterim: İyi eğlenceler Cena!


twitter.com/bellcena

24 Aralık 2012 Pazartesi

En lezzetli gece yarısı atıştırmalıkları.

UYARI: Bu yazı kesinlikle karnınızı acıktıracaktır, eğer kendinize ya da buzdolabınıza güvenmiyorsanız hiç okumayın.
Şöyle ki, ben gece yemek yemeye bayılıyorum. Hatta bazen sırf gecenin bir yarısında acıkmış olayım da güzel güzel mutfağı tırtıklayayım diye akşam yemeği için bir şeyler hazırlamakla uğraşmıyorum. Şimdi size benim favorilerimden oluşan bir liste sunacağım.
  1. Ben peynir tutkunuyum ama sadece 2 çeşit peynir (kaşar ve beyaz) yiyorum. Bu nasıl bir tutkunluk diyebilirsiniz, benimki de böyle bir tutkunluk işte. Eğer dolapta varsa peynir benim genellikle kurtarıcım oluyor. Tercihen yanına siyah zeytin ve domates de eşlik ediyor. Bir de ben bir şeyler yemek istediğimde çoğunlukla tuzlulara yöneliyorum. Yani peynir bir numara.
  2. Akşamdan kalma salata/kısır/patates salatası gibi yiyecekler dolapta durdukça lezzetleniyorlar. Bu bilinen bir gerçek. Bu nedenle gece yarısı acıkmalarınızda tercihinizi bu üçlü ya da benzerlerinden yana kullanırsanız, mideniz bayram edebilir. Ancak peynir örneğinde de olduğu gibi uykunuzdan sık sık uyanıp bardaklar dolusu su içmek isteyebilirsiniz.
  3. Ayran. Evet yiyecek değil ancak benim bir diğer kurtarıcım. Çünkü şunu keşfettim: canım tuzlu bir şeyler yemek istediğinde ayran içersem o istek biraz azalıyor ve böylece bir gece yarısı açlık krizini kısmen daha az kalori ile noktalayabiliyorum.
  4. Omlet. Tercihen sosisli ya da patatesli. Elbette üstü kaşar rendeli.
  5. Eğer üşenmezsem, çorba. Hele kış gece yarıları çorbanın yeri bir başka oluyor. Ama yine eksi yanı sık sık susama ve çiş gelmesi.
  6. Anneannemin taktiği: süt ya da yoğurt içine ekmek doğrayıp üstüne şeker dökme. Ben hiç denemedim ve epey de önyargılıyım ama belki siz seversiniz.
  7. Nutella/Çokokrem kaşıklama. Ben tercihen bu arkadaşları buzlukta hafif dondurup öyle kaşıklamayı seviyorum.
  8. Bir kavanoz dolusu yeşil domat zeytin. Kalori çıldırması yaşamanız için lüp lüp yutmalık.
  9. Buz gibi kolayı kafaya dikme. Aman dikkat mideyi çatlatmayın, üşütmeyin.
  10. Ve elbette her evin vazgeçilmezi, kuru ekmek.
Afiyet olsun, kabuslara dikkat.

Goodreads'i neden seviyorum?


Goodreads’i epey seviyorum. Gün geçtikçe sevgim artıyor. Bu yazıdan nedenlerimden bahsetmek istiyorum.
İlk olarak, insanlar var. Bu ne demek diyebilirsiniz. Bence de saçma oldu ama şöyle ki, arkadaşlarınız var. Yani listenizde olanların ne okuduğunu, okudukları hakkında yaptıkları yorumları görebiliyorsunuz. Eğer derseniz bana bir avuç insanın dedikleri yetmez, dahası da var. Nedir?
Şu kitapların aldıkları puanlar var. Ben çok güveniyor muyum bu puanlama sistemine? Açıkçası hayır ama yine de merak edip bakıyorum. Puanlardan çok daha geniş tabanda tanıdık/tanımadık herkesin yorumlarına şöyle bir göz gezdirmek hoşuma gidiyor.
Bir de ben nasıl olduysa birden fazla evde dağınık halde bulunan kitaplarımı bu site sayesinde biraz da olsa düzene koydum gibi hissediyorum. En azından neleri yakın zamanda okumak istediğime karar verebiliyorum. Nasıl mı?
Goodreads’e aşina mısınız bilmem ama şöyle ki, sitede raflar var. Temelde 3 raf veriliyor size. Read, To-read, Currently Reading. Siz isterseniz bu raflara ekleme yapabiliyorsunuz. E tabi haliyle bu raf sistemi okuma alışkanlıklarınızı da kısmen düzenliyor.
Benim Cuurently Reading rafımda çoğunlukla en az 3 kitap oluyor. Ve benim gibi aynı anda birden fazla kitap okumayı sevenleri görmek çok hoşuma gidiyor. Bir de kitabınızın kaçında sayfasındasınız, ne kadar ilerlediniz, bunları görebiliyorsunuz ve açıkçası beni son derece motive ediyor böyle minik şeyler.
Sevdiğim diğer bir özelliği ise kitapların farklı basımlarını ve kapaklarını görebiliyor olmak. Gördüğünüz gibi, küçük şeylerden mutlu olabiliyorum.
Daha da eğlenceli şeyler arıyorsanız, listeler, anketler, yazarlardan alıntılar, quizler sizleri bekliyor.
Bir de okuma grupları var Goodreads’de. Ben maalesef pek bakamadım, aktif de olamadım. İlginizi çekerse bir bakın derim.
Başka neler var? Yine gruplar var, ilgilerinize göre dahil olabileceğiniz. Muhabbetler dönüyor galiba oralarda da.
Goodreads hakkında diyeceklerim bunlar. Benim hesabım şu: http://www.goodreads.com/user/show/12575656-constance
Eğer henüz uğramadıysanız, vakit geçirmeden bakın derim ben.

1 Aralık 2012 Cumartesi

İthaki Yayınları, wishlist.


Dün akşam eve dönüşte Penguen’u uğradım, almam gereken birkaç dergi ve uzun süredir aklımda olan kitaplar vardı. Kasada ödemeyi yapınca torbama bir de İthaki Yayınları’nın 2012-2013 Çocuk/Gençlik kataloğunu da iliştiriverdiler. İşte benim wishlistim.

Kızıl Ağaç – Shaun Tan
Yozlaşmamış Kedi – Terry Pratchett
Hayalperest – Pam Munoz Ryan & Peter Sis
Kuzey Işıkları – Philip Pullman


www.ithaki.com.tr

28 Kasım 2012 Çarşamba

Romanı Konuştular - Özlem Fedai (haz.)


"Walter Benjamin romanın önemini, 'başkasının kaderini belki de öğretici bir biçimde bize sunmasında değil, kendi kaderimizden asla sağlayamayacamız, bir yabancının kaderini tüketmiş olan alevin verdiği sıcaklıkla ruhumuzu ısıtmasında' bulur. Ona göre okuru romana çeken, ürpertilerle dolu hayatını, okuduğu bir ölümle ısıtma umududur." (s.9)

Roman kuramı epeydir ilgimi çeken bir konu. Tahminen artık bildiğiniz üzere, ilgimi çeken diğer bir konu ise romanın siyasetle arasında varolan ilişki. Hal böyle olunca, bu konulara dair ne var ne yoksa okumaya çalışıyorum. Ancak birazdan bahsedeceğim derlemeyi okumam biraz daha öncelere dayanıyor. 

Romanı Konuştular da uzun süre elimde dolaştırdıktan sonra bitenler rafına koyabildiğim bir kitap. Zaten bu kitabı bulup satın alma süreci de epey zorlu geçmişti. Hem İzmir'de hem İstanbul'da aramış, bir süre sonra İzmir'de bulabilmiştim diye hatırlıyorum. 

Şöyle ki, bu kitap bir derleme, Özlem Fedai epey gerilere gidip, çeşitli yazarların röportajlarını bir araya getirmiş. Epey yazar var. Elbette hepsi aynı derecede ilginizi çekmeyecektir ancak mutlaka tanıdık birilerini bulacaksınız diye düşünüyorum ben. Açıkçası röportajların yarısından fazlası benim ilgimi çekmedi. Her ne kadar yazarların yazma eylemini konuşuyor olmaları ilginç ve okunası olsa da, hiç bilmediğim romanlar hakkında bu romanları yazan kişiler konuşunca ben biraz sıkıldım. 

Okurken epey keyif aldığım röportajlar Halide Edip, Kemal Tahir, Yaşar Kemal ve Orhan Pamuk ile yapılmış olanlardı. Bir fırsatını bulursanız bakın derim. Bu arada belirteyim, her bir röportajı yapan farklı kişi. Zaten tek kişi olsa hem Halide Edip hem Elif Şafak ile röportaj nasıl yapsın.

Açıkçası bu kitabın içinde röportajlardan çok sevdiğim ve faydalı bulduğum yer, Fedai tarafından kaleme alınmış önsöz oldu, ki bu kısımda 19. yüzyıldan başlayarak Türk edebiyatına dair bir özet sunuluyor. Çok uzun ve detaylı olmasa da bence iyi.

Yayınevine gelecek olursak, Sütun Yayınları'ndan çıkmış bu kitap. Ben ilk defa bu kitap sayesinde duydum adlarını. 

Romanın görselini ararken şöyle de bir tanıtım videosu buldum.

Bu kitabın bir de Şiiri Konuştular versiyonu var sanırım. İlginizi çekerse, aklınızda bulunsun.

26 Kasım 2012 Pazartesi

Yarım kalan kitaplar listesi

Daha önce defalarca şu kitap yarım bırakma işinden konuştum. Tekrarlayacak değilim. Sebebi ne olursa olsun (kitabı beğenmeme, iş-güç yoğunluğu, başka kitaplara kapılmak vs.) içim rahat etmiyor oralarda bir yerlerde kitap yarım bırakınca. Ben iki evde yaşıyor gibiyim. Bir İzmir, bir de İstanbul. Esas büyük kitaplık İzmir'de ama aktif olan kitaplar (ne de güzel tabir buldum) İstanbul'da, yanımda, liste de sadece buradaki yarım kalanlardan oluşuyor zaten.

Bu listedeki kitaplar esasında epey iyi kitaplar. Zaten hiçbirini de sıkıldım diye bırakmadım. Sadece aynı anda çok fazla kitaba dalıyorum. Akademik okumalar, tez okumaları, keyif için okunanlar...

İlginç olan, bu listedeki ilk iki kitabın yazdan beri okunmamış olmamasının sebebi de bitmelerini istememem, çünkü çok güzeller.


Liste şudur:

Yürüyen Şato - Diana Wynne Jones
Üç Kadın - Robert Musil
Katalonya'ya Selam - George Orwell
Şeyler - Georges Perec
Kadınlığın 21 Hikayesi - Murathan Mungan (der.)
Bliss & Other Stories - Katherine Mansfield
Adını Unutan Adam - Mehmet Eroğlu

Dev Şeftali - Roald Dahl

Çocukluğuma dair hatırladığım beş tane şey varsa, bunlardan biri kesinlikle Roald Dahl'dır. Abarttığımı sanabilirsiniz, lakin gerçekleri söylüyorum.

İngilizce'yi Türkçe ile beraber öğrenmeye başladım. Başlar başlamaz da kitaplara saldırdım. Saldırıp da elimden bırakamadıklarım elbette Dahl amcanınkilerdi. Hatta nereye gitsem yanımda taşıdığım bir fotoğraf vardır ki şöyle, kış gecesi, ben 7 yaşımdayım, tepeden tırnağa annem ve anneannemin ele ele verip ördükleri yün örgüler içerisindeyim. Ortalama bir elma boyutunda olan yanaklarım yünün de verdiği sıcaklıkla fosforlu pembe olmuş. Benim bir elimde Dahl'ın romanı The BFG var, diğer elimde babamın bir iş gezisinden dönerken bana aldığı elektronik sözlük, önümde de devasa bir meyve tabağı. 

Dahl deyince akla bir de onun tüm kitaplarını resimleyen Quentin Blake geliyor. Bana küçükken hep sanki çok yakın arkadaşlarmış gibi gelirdi. Aynı evde yaşarlar ve bütün sırlarını birbirlerini anlatırlar. Galiba gerçekten dosttular ancak daha fazla detay bilmiyorum. Blake'in işin içine dahil olması, kendine has çizgilerle Dahl'ın hikayelerini süslemesi, galiba görsel olarak da bu yazarın, kitaplarının hafızama çıkmamak üzere kazınmasına sebep oldu, iyi ki de oldu.

Ben Dev Şeftali'yi çok severim. Çarli'nin Çikolata Fabrikası'ndan çok, Matilda'dan az. Matilda gerçekten çok özel bir kitaptır benim için, belki gün gelir ondan da bahsederim. Şimdilik şeftalimize geri dönelim.

Bendeki Dev Şeftali artık epey yaşlı. 1998 yılında 1.000.000 Lira'ya almışız. Ön kapakta da kırmızı bir kalp stickerı var. Neden? Çünkü ben küçükken sevdiğim kitapların üzerine kalpli sticker yapıştırırdım. Bu kitabı aldığımız gün bir solukta bitirdiğimi hatırlıyorum. Peki neden bahsediyor bu kitap?

Bu esasında James'in hikayesi. Tam adıyla James Henry Trotter. James'in anne babası, hayvanat bahçesinden kaçan bir gergedan tarafından yutulmuşlardı ve bu yüzden o da birbirlerinden beter iki teyzesi ile beraber yaşamak zorundaydı. Kötü ebeveynler, ya da ebeveynlerin yokluğunda çocuklara son derece kötü davranan  yetişkinlere Dahl'ın kitaplarında sıklıkla rastlanıyor. Sebebi de açık sanırım. Yazarın hayat hikayesini okuduğunuzda kendisinin de benzer bir durumu deneyimlediği görülüyor. Her neyse. Peki ya saha sonra ne oluyor? James evin bahçesinde teyzelerinin ona verdiği görevleri yerine getirirken garip kılıklı bir adam ona bir iksir verioyor sonra aksaklıklar şunlar bunlar derken (çünkü bu tür şeyler çocuk kitaplarının olmazsa olmazıdır) James gitgide büyük bir hızla büyüyen bir şeftali ile karşı karşıy kalıyor. Şeftanin içinde onu daha akıl almaz şeyler bekliyor: insan boyutunda böcekler. Korkmayın hemen, bunlar görüp görebileceğiniz en cana yakın en komik yaratıklar. Sonra da macera başlıyor.

İlginç bir hikaye bu bana kalırsa. Mutsuz bir çocuğun düşü gibi. Çünkü sonunda ülke değiştiriyor James, bir sürü arkadaşı oluyor ve sonsuza dek mutlu yaşıyor. Bunun gerçek değil de bir hayal olduğunu düşünmek çok acıklı çünkü James'in haline gerçekten üzülüyorsunuz. 

Bana kalırsa en büyük sıkıntı kitabın sonuydu. "Ve böylece yolculuk bitti. Ama yolcular yaşamaya devam ettiler. Hepsi de bu yeni ülkede zengin ve başarılı oldu" (s.142) Şimdi mesele şu ki, bu yeni ülke Amerika olunca, Dahl da paragrafın devamında Kırkayak bir şirketin satışlardan sorumlu müdür yardımcısı olduğunu, İpekböceği'yle Örümcek Hanım ip üreten bir fabrika kurduklarını söyleyince, yüz kırkıncı sayfaya dek devam eden o naiflik şrankk diye parçalanıyor ve benim aklıma Amerikan rüyası/Kapitalizm'den başka hiçbir şey gelmiyor. Belki siyaset bilimci olmam artık çocuk kitaplarından dahi keyif almamın önüne geçmeye başlamıştır, kim bilir.

Demem o ki, Roald Dahl'ı sevin, sevdirin. Çevrenizdeki çocuklara okutun, uyarlama filmlerini izleyin, Quentin Blake'in çizimlerine bakın. Kısacası, yaşınız kaç olursa olsun, arada çocuk kitapları okumayı unutmayın.



Yazım yayınlandı.


Bilge Karasu'nun Gece romanı hakkında 
yazdığım yazım 
Maroon.com.tr ve Yazarkafe'de 
yayınlandı!
(:

Maroon.com.tr linki
Yazarkafe linki

Bu sefer siz kedilerinizi anlattınız.

Ben Ayı'yı anlattım ya hani, o yazının altına öyle güzel yorumlar bırakıldı ki, orada kalsınlar istemedim. Kediler ama kedileri anlatan yazılar da ayrı güzel galiba. Yazanların izinlerini bile almadan buraya kopyala-yapıştır yaptım. Umarım kızmazlar.


Ne güzel anlatmışsın... merakla okudum yazdığın her cümleyi.
Kediler hakkında ne bulursam okuyorum çünkü benim kedim bugüne dek -gerçek anlamda- sahip olduğum ilk kedi ve diğer kedilerin nasıl davrandıkları hakkında en ufak bir bilgim yok.
Senin kedinin yaptıklarını okuduğumda ki, senin söylediğine göre Ayı ortalama bir kediymiş, benim kedim kedi değil gibi geldi bir an bana.
Isırmayı bilmez, pati atmayı bilmez, hiç bir şekilde can yakmaz-acıtmaz, yemeklere hiç bir şekilde dokunmaz, biz ne yersek yiyelim dönüp bakmaz bile; varsa yoksa kendi mamaları.
Mamayı da bitirmez, iki lokma yer, gider oynar-uyur gelir tekrar yer. Hiç kilo sorunu olmadı.
Hiç kaçmaya çalışmaz, aksine, ben dışarı çıkması için kapıyı aralasam bile kafayı uzatıp bakar-içeri kaçar.
Hiç yaramazlık yapmaz, oyun saatlerinde zıp zıp zıplaması dışında.
Hiç bir eşyaya zarar vermez, tırnaklarını sadece kendi tırmalama aparatlarında kullanır.
4 aylıkken aldık, şu an tam 1.5 yaşında, geldiği günden beri böyle.
Acaba benim kızım mı gerçekten çok uslu bir kedi, yoksa bir sorunu var da ben mi anlamıyorum?
Ciddi ciddi soruyorum.
Ve, tabi ki, ayı ile sana upuzun -sevgi dolu yıllar diliyorum :)




Çok sevdim Ayıcığı, zaten o kadar sevimli ki maşallah, o pespembe burnuyla, sevmemek mümkün mü?
bizim kedi bize kendi patileriyle geldi, bir sabah bahçede bulduk. yetişkin kısırlaştırılmış bir dişi kediydi. tasması yoktu. evden mi atılmış, kendi mi kaçmış bilmiyoruz. o günden beri bizimle, annemle babamın ve tabii benim göz bebeğimiz oldu. şişko bir tekir. bütün gün uyur. orta yaşlı, 9-10 yaşında var rahat, o yüzden oyun huyu pek yok. sıcakta uyusun, sıcak yoksa benim ya da babamın kucağında saatlerce yatar. bazen de püsküllü birşeyler bulunca deli gibi koşup püskülü kovalar:) bazen yüzümü gözümü deli gibi yalar, hafifçe ısırır. kendince öpüyor herhalde. benekli göbeğine kafamı gömerim ben de her fırsatta:) her tarafını koklar öperim:)
ilk geldiğinde kedi mamasından başka bişey yemezdi. şimdi taze istavrit bulunca alıyoruz, onu çok seviyor. bir de evde tavuk yapınca ona da biraz veriyoruz. ama köfte hiç sevmez. kışın evden çıkmaz. yazın hep bahçede oturmak ister ama tabii gece hep eve alırız biz. ben işteyyim, bütün gün en çok annemle vakit geçirir. annemin dediğine göre her isteğini anlatıyormuş miyav miyav. mesela yastığını güneşli bir köşeye taşıtıyor veya elektrik sobasını açtırıyormuş.
hiç kedi arkadaşı yok, hep bizden birisi olsun ister yanında.
anneme göre o da arkadaşı olsun iki miyavlasın istermiş. o yüzden annem özenle bahçeye çıkartır, refakat eder kediş'e. (adı Kediş, hiç yaratıcı değiliz o konuda:) Ama kediş öbür edileri hiç sevmez, pek hırçın kız:)
kucağıma aldığımda yumuşacık kadife gibi ve tombilik,
sonra patileriyle bana sarılıyor ya...
dünyanın en güzel şeyi bence, kedi:)
kedi sevgisi başka şey.




Evet kesinlikle kediler insanları güldürmek için yaratılmış olabilir:) benim kedim 3 yaşında gri beyaz tüylü ve yeşil gözlü, kocaman gövdeli(fino kadar falan) erkek bir tekir kedi.. dünya tatlısıdır herkesin kedisi gibi , ama benim onda en çok sevdiğim aramızdaki uyum:) beni arkadaşı ya da akrdeşi falan sanıyor olabilir, çünkü evdeki herkesten farklı davranır bana, ben endişeliysem endişelenir mutluysam göbeğini açarak uyur stresliysem yada sinirliysem uzaktan izler beni, ama hep peşimde dolaşır, ben nereye gitsem ayrılmaz:) onsuz nası yaşıyordum diye düşünmeden edemiyorumm bazen çünkü sürekli onla konuşmaya o kadar alıştımki hahaha kedimle konuşuyorum bildiğin:) o da anlıyo gibi geliyo bazen haha.. kedini anlattıgın için teşekkürler bütün kediler harikalar ve bulundukları yere huzur getiriyorlar:)

Yardım İsteği ve Sorular: Elde Biriken Yazılar

Uzun süredir kitaplar üzerine yazılar yazıyorum. Kimi akademik, kimi yarı akademik, kimi deli saçması. Galiba artık dergilerde, orada burada yayınlansınlar istiyorum (kısmen daha elle tutulur olanlar). Ama ne yapılır onu da bilmiyorum. Mail attım dün birkaç dergiye, heyecanla cevap bekliyorum. 

Abilerim, ablalarım, nolur elimden tutun diyerek de bu yazıyı sonlandırıyorum. Şaka bir yana, sizce ne yapmalıyım?

Bu blogda çekiliş var!


Merhabalar,

Ben blogda çekiliş yapma işini epey sevdim. Bu yüzden yeni bir taneyi başlatıyorum. Tek yapmanız gereken blogu takip etmek ve bu postun altına yorum bırakmak.

Peki pakette neler var?

* El yapımı kanaviçe kitap ayracı
* Bir adet mektup
* Bir kitap
* Biraz daha ayraç* Ve birkaç minik süpriz daha (:



Bu arada yılbaşı çekilişi ayrıca düzenlenecektir, duyurulur.

Bol şans!

İnternetten kitap alışverişi yapanlara öneri.

Şimdi ben bu yazıda, daha önce bahsettiğim iki şey üstünden derdimi anlatmaya çalışıcam. Bu arda ben böyle çalışıcam, yapıcam, edicem yazınca bazılarınız kızıyor ama üzgünüm, çalışacağım, yapacağım yazmak istemiyorum, bu birincisi. İkincisi ben İzmirliyim. Her neyse. İki şey demiştik en son:

1. Instagram. Ben son zamanlarda epey eğelniyorum Instagram sayesinde. instagram.com/okuyankedi Çok da sevimli insanların fotoğraflarına bakıyorum falan filan. Hatta benim Ayı'nın minik bir hayran kitlesi oluştu bile. 

2. İnternet üzerinden kitap alışverişi. Daha önce de bu konu üzerine epey yazdım çizdim. Bu yazıda, kitap alışverişine de değineceğiz.

Peki bu iki konu nerede, nasıl bağlanıyor? Dün gece ben yine Instagram'da fotoğraflar arasında dolanırken, sevgili Şeyda'nın (segesegese.blogspot.com) işte yukarıda gördüğünüz tablosuna rastladım. Ve bana inanılmaz mantıklı geldi.

İnternette bir sürü kitap satış mecrası var. Ve fiyatlar garip bir şekilde çok değişken. Ben kaç kere bir yerden sipariş edip de sonrasında başka bir yerde en az 5 lira daha ucuzunu gördüm. Bu tür kazıklanmaları bir dereceye kadar ortadan kaldırmada çok etkili olabilir bana kalırsa Şeyda'nın yöntemini izlemek. Belki siz de çoktandır böyle şeyler yapıyorsunuz ama ben genelde çat diye alışık olduğum siteye girip siparişimi verip, bir güzel kazığımı yiyorum. Neyse ben size söylemiş olayım da, belki uygulamak istersiniz.

Sevgiler (:

25 Kasım 2012 Pazar

Bir kedi hikayesi: Ayı.

Şimdi ben bu yazımda, artık 9 aylık olmuş olan kedimden bahsedeceğim. Neden? Bilmiyorum. Çünkü aklım epey bir havada bu aralar, konsantrasyon sıkıntıları da çekiyorum. Kısacası, kitap yazısı yazacak durumda değilim. Bir sebebi de yok esasında, zaten biraz da kediden bahsetmek istiyorum.
Kediler garip yaratıklar. Herkesin çocuğunun özel, farklı ve bambaşka olduğu gibi herkesin kedisi de tektir, erişilmezdir. Açıkçası benim öyle bir iddiam yok, Ayı (kedimin adı) son derece ortalama bir kedi bana kalırsa. Aşağı yukarı her kedinin yaptıklarını yapıyor. Onu bu kadar çok sevmemin sebebi de bu zaten.
Öncelikle, Ayı inanılmaz yaramaz. Bu halinde henüz kısırlaştırılmamış olmasının da payı var tabii ki. 9 ay içinde 2 kez dördüncü beşinci kattan aşağı indi. Atlamadı, indi. İlk önce atladı sandık ama sonra düşündük ve dedik ki, eğer atlamış olsaydı bu halde bulamazdık onu. Bu hal dediğim de, üstü bile kirlenmemişti ama ufak bir detay: tırnakları epey kötü haldeydi. Bizim apartmanın bahçesi var ve bahçede de en az 70 yıllık ağaçlar. Bu yaramaz, pencereden en yakın ağaca atlamış, sonra da aşağı inmiş. Düşmemiş yani. İşte bu olay iki kere tekrarlandı. Artık çok dikkatli davranıyoruz. Korkunç dakikalardı.
 
Yaramazlığının en önemli bileşenlerinden birinin bu sürekli evden kaçma isteği olduğu söylenebilir. Başlarda çok üzülüyordum, herhalde beni sevmiyor, alışamadı diyordum ama sonradan pek öyle bir durum olmadığını anladım. Yine bu kaçma şeyinde de kısırlaştırılmamış olmasının payı büyük. Mesela eve yemek mi söyledik, kapıyı onu bir odaya kapamadan açıyoruz çünkü koşarak kaçıyor. Alt katlarda dolaşıyor.
 
Yaramazlıkları bir kenara, inanılmaz fazla yiyor.  7 günlük mama en fazla 4 gün dayanıyor. Veterineri de durumun farkında ve 1.5 yaşına kadar büyüyeceğini bize hatırlatıp, dikkatli olmamızı söylüyor. Kendi maması bir yana, daha küçükken bizim yediklerimize inanılmaz sulanıyordu. Diyelim pizza yiyoruz kokusunu aldı mı, koşarak masaya atlıyordu. Aylar boyu hiçbir şey vermeyip, bir de üstüne tersleyince bu yemek isteme işini epey azalttı ama hala peynir, kurabiye, salam ve özellikle de yemek sularına karşı koyamıyor. Esasında ben de eskisi kadar katı değilim. Ucundan kıyısından yediklerimden veriyorum.
 
Uyku düzenine gelecek olursak, gündüzleri uyumaya epey alışmış. Haftanın 3 günü sabah-akşam okulda oluyorum. O da uyuyor. En çok da manzaraya karşı yerleştirdiğim ütü masasında uyumayı seviyor. Ben gelince deliriyor haliyle. Geceleri çok sorunluydu eskiden. Hele ilk haftalarda kafama ince bir örtü örtmeden uyuyamıyordum çünkü direkt kafama atlayıp kemiriyordu. Şimdileri biraz daha sakin ama nedense benimle uyumuyor pek. Garip bir şekilde yerde uyumayı çok seviyor. Yumuşacık yatağı olmasına rağmen mermerleri, parkeleri tercih ediyor.
 
Garip huyları da yok değildir. İnanılmaz bir saç-sakal yalama delisi. Sabahları genelde beni 6'da uyandırıp sonra kendisi uyuyor. Eğer inatla uyanmazsam deliler gibi kumunu eşeleyip sinir bozucu bir ses çıkarıyor. Beni yemek yerken izlemeyi çok seviyor. Kafasını 90 derece yana eğip yapıyor bu işi. Dudağımı uzattığımda minicik yalıyor, yanağımı uzattığımda hart diye ısırıyor. Bazen dilini dişlerinin arasında sıkıştırıp, ağzı yarım açık beni izliyor. Biraz aptal görünüyor. Adını biliyor, ona bakıp konuştuğunuzda çok hoşuna gidiyor. Yerde yatarken tecihen arka patilerinden birini duvara dayıyor. Gövdesinden daha uzun bir kuyruğu var. Parmaklarının hepsi siyah, biri hariç, o pembe. Ayakkabıların üstünde, kafasını ayakkabılardan birinin içine sokup uyumaya bayılıyor. Plastik kaptan hayatta su içmiyor, su kabı yok, büyük cam bardaklardan biri onun oldu.
 
Tek bir sorunumuz var, çok ısırıyor. Oynamak ısırmak demek onun için. Hep değil ama sıklıkla durum bu. İnternette okuduğuma göre, annesinden eğitim almadığı için böyle olabiliyormuş bazı kediler. Galiba biz annesinden erken ayırdık Ayı'yı. Çözüm olarak da her ısırdığında ensesinden tutup burnunu yavaşça yere değdirmemiz, ve "yapma" dememiz gerekiyormuş. Çünkü anne kedi de böyle eğitiyormuş yavrularını. Bakalım, deniyoruz, umarım işe yarar.
 
Ayı böyle bir kedi işte. Umarım uzun yıllar hep benimle kalır.
 

21 Kasım 2012 Çarşamba

Şeftalinin üzerinde yolculuk yapmak


"Hiçbir yerden tek ses bile duyulmuyordu. Şeftalinin üzerinde yolculuk yapmak hiç de bir uçak yolculuğuna benzemiyordu. Uçak gökyüzünde patırtılar, gürültüler çıkararak hareket eder ve o kocaman bulut dağlarına gizlenmiş duran bir şeyler varsa, uçak gelirken koşup saklanırlar. İşte bu yüzden, uçakla yolculuk edenler hiçbir şey göremezler."

- Roald Dahl, Dev Şeftali

18 Kasım 2012 Pazar

Şipşak foto!


Instagram'a bir süredir fena halde sarmış haldeyim. Hem eğleniyorum hem öğreniyorum. Sizleri de beklerim (: 

11 Kasım 2012 Pazar

Bu Pazar akşamı için film önerileri.


Pazar akşamları bence film izlemek ve televizyon/laptop karşısında pineklemek içiçn yaratılmış. Hele şimdi havalar da soğumuşken battaniye şart. Benim masamda izlenmeyi bekleyen filmler şunlar. Aklınızda bulunsun.

Dirty Rotten Scoundrels
The Way We Were
Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikayesi
Kırık Midyeler
Pi
Turtles Can Fly

Tekrar merhaba.


Bir süredir buraları epey boşladım sanırım. Sanırımı fazla, öyle. Sebebi de klasik, işler güçler. Ancak bugünden itibaren eski tempoma kavuşurum diye umuyorum. Hem yazacak şeyler de epey birikti.

Görüşmek üzere (:

27 Ekim 2012 Cumartesi

O gün hayatı boyunca ilk kez kar gördü.

"Görünürde hiçbir değişiklik olmadığı, her şeyin tekdüze yaşandığı günlerde Buck, havanın yavaş yavaş soğuduğunu hissediyordu. Bir sabah geminin pervanesi durdu ve heyecanlı bir hareketlilik başladı. Buck ve diğer köpekler gemideki bu hareketliliğin farkına vardılar. Ne olduğunu anlamaya çalışırken, François geldi, hepsinin boynuna birer ip bağladı, onları güverteye çıkardı. Buck adımını atınca, çamura basmış gibi oldu. Hırlayarak ayağını geri çekti. Yerdeki bu beyaz çamur gökyüzünden dökülüyordu. Buck, anlam vermeye çalışarak başını indirip kokladı, sonra yaladı, dilinde önce soğuk, ardından yakıcı bir etki bırakı ve hemen suya dönüştü. Ne olduğunu bir türlü anlayamadı. Birkaç kez aynı şeyi yaptı. Çevreden izleyenler bu haline çok güldüler; Buck neden güldüklerini anlamadı ve utandı. 
O gün hayatı boyunca ilk kez kar gördü."

- Jack London, Vahşetin Çağrısı.

Vahşetin Çağrısı - Jack London

Bu tatilde biten bir diğer kitap Jack London'dan Vahşetin Çağrısı oldu. Bir diğer Bordo Siyah kitabı, Dünya Klasikleri serisinden.

Kitap Call of the Wild adı ile ilk olarak 1903 yılında yayınlanmış. Valla ben çeviri hakkında falan yorum yapmak istemiyorum da daha baştan kitabın adının çevirisi çok yavan olmamış mı? Ha derseniz sen bir alternatif bul, ben de bulamadım. Ama eleştirmek için illa da elimizde daha iyi bir öneri olmak zorunda değil. Vahşetin Çağrısı kulağıma hoş gelmedi. Her neyse... 

Jack London adını duyunca ben çıtayı çok yükselttim galiba. Kitap kötü mü? Hayır değil. Etkileyici, sürükleyici vs. Bir baş yapıt mı? Maalesef hayır. Neden neden neden demeden önce biraz kitaptan, hatta önce yazardan bahsetmek lazım.

Jack London Griffith Chaney adıyla San Francisco'da 1876 yılında doğmuş. Fakirlik içinde yaşadıktan sonra denizcilik yapmış, ama hep okumuş. Şimdi neredeyse tüm kadınların peşinden koştuğu kültürlü serseri tipinin ilklerinden sanırım. Jack London iyidir özetle.

Kitap, köpek kitabı dostlar kabaca tarif etmek gerekirse. Buck'ın hikayesi. Annesi çoban köpeği, babası St. Bernard. Antartika'da, altına hücum yılları. Neye ihtiyaç var? Çıkarılan altınların yerleştirildiği kızakları çekecek köpeklere. Köpekler kıymetli yani. Buck da onlardan biri. Ancak kızak köpeği olmasının hikayesi farklı. Bir zengin evinden kaçırılıyor, pat bir hengamenin ortasında buluyor kendini. Sonrası olaylar olaylar...

Çok dokunaklı bir kitap. Bu kelimeyi de hiç sevmem ama kullandım işte. Dokunaklı, içiniz cız ediyor vs. Buna rağmen hiç sıkılmadım desem yalan olur. Yalan da iyi bir şey değildir. Aslında kısa da bir kitap. 136 sayfa. Baştan sona karlar içinde, köpeklerin hikayesini dinlemekten sıkıldım desem, sen ne vicdansızmışsın dersiniz. Öyle değil. Ben ki köpeği kedisi, her birini ağızlarından öpen biriyim. Hatta belki bu durum bile yormuştur beni okurken hayvanların çektiği eziyet düşünülünce. Bilemiyorum. Galiba bir şeyleri tahmin ettim kitabı elime aldığımda.

Şöyle ki nasıl tahmin ettim. Nasıl tahmin ettim bilmiyorum da bu kitabın içinde bolca acı çeken köpek olduğunu tahmin etmiştim. Ondan biraz tereddür ettim zaten. Ben hafta sonları aile filmi adı altında yayınlanan, illa ki bir hayvanın da başrollerden birini kapmış olduğu, ve büyük ihtimalle ya o hayvanın öldüğü ya da doğaya geri döndüğü filmleri de hiç izleyemedim. Beni üzen şeylerden kaçma eğilimim var. Maalesef ilişkilerimde geçerli değil bu kural. Ne diyordum, acıklı köpek sahnelerini tahmin ettiydim. Sonra aralarından birinin mutlaka sıyrılacağı da aşikardı ilk on sayfadan sonra. Sonu da ya çok çok acıklı ve aynı zamanda onurlu bir ölümle taçlanacaktı ya da köpek arkadaşımız, Buck, özgürlüğü seçecekti. Çok yanılmadım. Yanılsam daha çok sevebilirdim.

Yine de değinmek istediğim birkaç nokta var. Öncelikle şu Social Darwinism denen meret öylesine aşikar ki bu kitapta. Social Darwinism ne derseniz, ki Darwin'le alakası yok. Esasında var da Darwin'in savunduğu bir görüş falan değil, size şöyle özetlerim: büyük balık küçük balığı yer. Küçükler birleşir büyüğü mahveder derseniz de size gülerim, yok öyle şey. İşte bu Social Darwinism daha çok güçlünün zayıfı yendiği ve bu durumdan kaçış olmadığına inanılan toplumsal bağlamlarda öne çıkıyor. Hani ırklara uygulayalım derseniz, zayıf ırklar her zaman yenilmeye mecburdur gibisinden. Saçmalığını bir yana bırakırsak epey ilginç esasında. Her neyse, işte Vahşetin Çağrısında'da bu doğa kanunları işliyor. Güçlü değilsen ölüyorsun. Bu ne demek oluyor, ortama en hızlı ayak uyduran kazanıyor. Direkt kazanmasa da o gün de ölmüyor. Buck tam da bu duruma uyuyor, bu ortama uyum sağlama ve sonrasında egemen güç oluşuna giden sürece adım adım şahit oluyorsunuz. Soylu bir köpek iken, düştüğü kurtlar sofrasında tam bir vahşi oluyor, bununla da yetinmiyor lider olmak için öldürüyor da öldürüyor. 

Kitap köpeğin ağzından anlatılmıyor. Anlatıcı bir insan. Ancak kitapta anthromorphize tekniği kullanılmış. Yani hayvanlara insani özellikler yüklenmiş. Sanki insanmışlarcasına yorumlar yapılmış roman boyunca. Zaten tüm romandan köpekleri çıkar, isimleri değiştir insanlar yerleştir her şey yine tıkır tıkır işliyor, kızak çeken insanları görmezden gelirsek. 

Bir diğer ana tema ise köklere/öze dönüş. Buck evriminin sonunun ormanların içi ve bir kurt sürüsüne dahil olması çok manidar. Yalnız kurt, yalnız kurt olmadan bir süre önce zaten ormanın derinliklerinden gelen sese kulak kesilmeye başlıyor. Bir noktadan sonra da daha fazla karşı koyamıyor. Genelde yalnız avlanıyor, bazen de sürüye geri dönüyor. Biz ne yapıyoruz? Sürümüz nerede, biz neredeyiz? Sürüden ayrılıp sonra tekrar geri dönmemiz kolay oluyor mu? Nasıl karşılanıyor? Zaten bu öz kavramı da ilginç. Mesela okla avlanmak Buck'ı inanılmaz bir biçimde harekete geçiriyor. Kan kokusu da aynı şekilde. Öz dediğimiz avcılık ve toplayıcılık ile geçinen ilk insanlar mı? Buck'ın yerinin süslü ev bahçeleri olmadığı kesin.

Özetle, okuyun. Çocuklara da okutun bence. Nasıl yorumlarlar bilemiyorum ama iyi bir yaz tatili ya da ara tatil kitabı olabilir. Ciddi ciddi okumayı düşünenler varsa, şu Social Darwinism şeysine internetten göz atsınlar. Onu bilerek okumak büyük fark sağlıyor. E tabi bir de, tüm kitabu baştan aşağı yönetilen insan ve getirdikleri, götürdükleri vs. düşünerek de okuyabilirsiniz. Çeşit çeşit okuma denemeleri yapabilirsiniz bu kitap üzerinden, farklı noktalara odaklanarak. Ne demiş London, "Güç eli sopalı olandadır".

26 Ekim 2012 Cuma

Sergüzeşt - Samipaşazade Sezai

"Çerkezü'l-asl, dokuz yaıda kul cinsi bir esireyi ilelü'l-eskamdan salim olarak Harput Mal Müdir-i sabıkı Mustafa Efendi'nin haremine kırk aded lira-yı Osmani mukaabilinde füruht ettiğimi mübeyyin işbu senedim bi't-tahrir hanım-ı mümaileyhaya teslim kılındı. 
Esirci Hacı Ömer"


Tatilin biten ilk kitabı Sergüzeşt oldu. Her ne kadar çok keyif aldığımı söyleyemesem de kesinlikle üzerine söylenecek çok şey olan bir roman.

Bundan herhalde 6-7 sene önce, Migroslarda büyük sepetlerin içinde Bordo Siyah yayınlarının kitapları satılırdı. Biz de annemle birkaç tane almıştık. Bu kitap da onlardan biri işte. Fiyatı da 2.990.000 TL. Dün Twitter'da bir nabız yoklamak istedim, bu yayınevi ile ilgili. Çünkü hakkında çok fazla şey duyuyordum. Anladığım kadarıyla uygun fiyatları bir yana kitaplardaki yazım hataları, çeviri bozukluklarından epey şikayetçi çoğu kişi. Galiba Sergüzeşt ilk okuduğum kitap bu yayınlardan. Ben en çok gerekli gereksiz düşülmüş dipnotlardan rahatsız oldum. "Herif", "adilik", "mizaç" kelimelerinin bile açıklanması bana garip geldi. Her neyse, biz geçelim kitaba.

163 sayfalık bu roman, yayın evinin tercihi üzerine 30 sayfalık bir açıklama ile başlamış. Fena da olmamış bence. Yazar, eser ve dönem hakkında yüzeysel de olsa bazı temel bilgiler ile başlıyor. Buradan da yazarın hayatı hakkında bir şeyler öğreniyoruz. Sezai Bey 1859 yılında İstanbul'da doğuyor, son derece varlıklı bir aileye ve bir konağa. Servet-i Fünun dergisinde yazıları yayınlanmış, 1937'de de İstanbul'da vefat etmiş. Anladığım kadarıyla, hayatına dair çok da fazla bir şey kalmamış geriye.

Çok fazla yazacak şey var, nereden başlasam?

Öncelikle şunu da bir kez daha fark ettim. Ben galiba kitap okumak kadar okuduğum kitap üzerine yazılmış şeyleri okumaktan da zevk alıyorum. İşte bu nedenle, iyi ki Güzin Dino'nun şu yazısı karşıma çıktı. Ama önce kısa bir özet vermek lazım.

Bir aşk hikayesi. Maceralı. Sergüzeşt de zaten macera demekmiş. Kafkasya'dan 9 yaşlarındayken getirilen bir küçük esir. Adı Dilber. Dilber esasında ilk hanımının ona verdiği isim, gerçek adını hiç öğrenmeyeceğiz. Üç farklı evin esiri oluyor. İlki kötü, sonraki iyi. Kendi kızları gibi bakıyorlar. Sonrasında bu evin küçük beyi Celal Bey'e aşık olunca, aşkı karşılık da bulunca Dilber'e yine yol görünüyor. Yolculuk Mısır'da bir sarayda son buluyor. Aşıklar kavuşamayınca ne olur? Ya mecnun olurlar ya da ölü. Celal Bey avare avare dolaşırken bir de beyninde kötü hastalık çıkıyor, Dilber'in ölümü ise daha kısa ve acısız oluor, Nil'in suları onu yutuyor. Sezai Bey Nil'in sularının Dilber'in vücudunu hürriyetine götürdüğünü söylüyor bize. Belki de öyledir. Orasını burasını geçelim de, kavuşamayan aşıklar ölüyor, içimiz rahat olsun. O yüce aşka leke meke sürülmüyor.

Sergüzeşt öyle çok da bilinen bir eser değil bana kalırsa. İlginç olan, buraların edebiyatında bir ilki gerçekleştirdiğine inanılan bu romana gerekli ilgi gösterilmemesi. Gösterilen ilginin ise birazcık sınırlarını aşması. Nedir? Denir ki Sergüzeşt bizim edebiyatımızın realist özellikler gösteren ilk romanıdır.  Diğer bir deyişle, gerçekçiliğe geçişe önemli adımı atandır. Gerçekten öyle mi peki? Dino çok iyi cevaplar veriyor bu argümana karşı. Bu konulara girmeden başka bir şeylerden bahsetmek istiyorum.

Sergüzeşt ya da Sezai Bey denince akla hemen Namık Kemal de geliyor, belki biraz da Ahmet Mithat. Bana kalırsa Sergüzeşt'i okuduktan sonra, daha önce okuduysanız dahi bir kez daha İntibah ya da Araba Sevdası'na göz atmak isteyaceksiniz. Sanki bu dönem romanları yapboz parçaları gibi birbirlerini tamamlıyorlar. 

Sezai Bey'in diline gelecek olursak, süslü, benzetmeler ve tasvirlerle dolu. Ama ona bir kere realizmin bizim buralardaki babalarından biri demişiz, bu benzetmeleri farlı anlamlar yükleyerek okuyoruz. Gözüme romantizmin laf kalabalığından farklı bir şeyler gibi görünüyor. Peki gerçekten o kadar farklı mı? Buna da birazdan değineceğim, Dino'dan yardım alarak. 

Sergüzeşt acıklı bir hikaye. Nokta atışı gibi hüzünlendiğiniz yerler. Yani sanki yazar oturmuş da demiş, hop şimdi ağlatıyorum, hop şimdi şurada gözler dolsun. Bilmiyorum, acıklı geldi acıklı gelmesine de bir türlü dahil olamadım ben bu hikayeye. Belki bu iki farklı dönem Tanzimat romanlarında sıklıkla görülen iyinin kötüyle savaşı beni sıktı. Çünkü nedir, iyi insanlar vardır, kötü insanlar vardır. Ama kötüler diğer tüm kötülerin kopyasıdır. İyiler de aynı şekilde. Misal, alın Dilber'in ilk hanımını koyun onun yerine esirciyi, hiçbir şey değişmez. Çok şematik ve tektiplerdir çünkü. 

Dilber neden esir oldu? Özlediği annesi ölü mü diri? Bu sorular hiç yanıt bulmuyor, benim gibi okuyucuların da aklına akılıp kalıyor. Bir de bence epey ilginç bir anlatıcı var romanda. Hani nasıldır, dışarıdan bir göz olan anlatıcı genelde anlatır, olan biteni iletir biz okuyucuya. Sezai Bey'in öyle bir anlatıcısı var ki, coşkulu mu coşkulu, aferin denecek yerde ilk o diyor. Birine kızılacaksa sövgüye ilk o başlıyor. Dilber'in hali ise onu mahvediyor. Hadi size bir görev, bir soru: Böyle anlatıcaların yeri var mı realist romanlarda? Üstüne düşünmesi iyi bir nokta bu.

Tanzimat romanlarının aceleciliği (belki de acemilik demeli buna) dikkatimi çeker hep. Yazar heveslidir, artık yeni bir anlatım türü olan romana sahiptir. Yazmak büyü bir tutkudur, yazmasa delirecektir. Ama bir türlü dengeyi tutturamaz. Ya tasvirlerden geçilmez, başınız döner konakların bilmem kaçıncı Louis dönemine ait koltuklarından ya da İstanbul'un tepelerinden izlenen mehtaplardan fenalık gelir. Bana diyaloglar hep az gelir. Bu insanlar hiç mi konuşmaz yahu? Hadi bakışıyorsunuz anladık, haremlik-selamlık, edep, örf adet de azıcık da dile gelin be dostlar. Köşk, konak, manzara tasvirleri karın doyurmuyor. 

Adettendir, gelin bir de bu romanda kadının yerine, yurduna, adına, sanına bakalım. E tabi marksist-feminist bir bakış açısı, söylem beklemiyordunuz değil mi Sezai Bey'den? Ben de beklemiyordum. Kadınımız düşmüş, kadınımız yine yine çaresiz. E zaten kör göze parmak dercesine bu kadın, Dilber, bir köle, esir. Daha ne diyelim. Aslında birazcık daha bir şeyler denebilir. Şöyle ki, hani aşk yüceydi, leke sürülemezdi, Celal Bey tüm o asaletine soyluluğuna rağmen tevazü gösterip, lütfedip bir esire aşık oluyordu ya, e zaten bu demek değil mi annesinin kuzusu Celal evin bir eşyasına aşık oluyor? Sezai Bey'in de hakkını yemeyelim, sık sık Dilber'in Celal'in oyuncağı olduğuna parmak basıyor. Kınıyor mu? Sanmıyorum. Dediğim şu ki, Celal çok aşık, Celal aşkından ölüyor. E peki Dilber'in evin hanımı tarafından esirciye geri verildiğini duyduğunda neden hemen acaba o şimdi kimin oldu diye düşünüyor? Birinin olmak, yeni sahipler, mülkiyet... Kadın burada eşya değil de ne? Ama o köle diyebilirsiniz. Ben de size derim ki, kim köle değil yahu? Ha, bir de komik bir şey söyleyeyim size, Dilber ki bir esir, bir köle, Celal Bey'in ona taktığı lakap şahane: Kleopatr.

Kadın dedik, erkeklerden bahsetmezsek olmaz. Ben biraz şeye değinmek istiyorum. Bu bizim romanlarda, filmlerde sevdiği kadına kavuşamayınca (bu kavuşmak da problemli bir terim. kavuşamadığından mı mahvoluyor yoksa sahip olamadığından mı?) delirme ritüeli epey tanıdık. Erkek adam neden deliriyor bu durumda? Deliriyor ama nasıl? Aklın kaybı geliyor benim hemen aklıma. Bir kayıp. Bir iktidar alanının kaybı. Kadınının kaybı ilk kayıp ise bunu ikinci bir iktidar alanının kaybı izliyor. Darbe üstüne darbe. Nedense akıl kaybı güç kaybı ile hiç ilişkilendirilmiyor gibi geliyor bana. Nedense.

Romana birazcık daha geri döneceksek, Sezai Bey'in bir taktiğini sevdim. Şimdi Celal Bey neden delirdi? Çünkü Dilber başka bir yere yollandı, ortadan kayboldu. Nerede olduğunu bilememek, hiçbir şey yapamamak da delirtti Celal Bey'i. Bu noktada biz okur olarak sadece Celal Bey'in ona buna saldırmalarına şahit oluyoruz. Biz de onun gibi Dilber'den hiç haber almıyor, ve merak ediyoruz. İşte bence bu Sergüzeşt'i döneminin diğer eserlerinden birazcık da olsa farklı bir noktaya koyuyor.

Şimdi Güzin Dino'ya ve onun incelemesine geri dönelim.

Dino'nun da belirttiği gibi, iki ana konu var bu romanda. Birincisi kölelik. ikincisi ise evlilik özellikle de farklı sosyal sınıflara ait bireylerin izdiviçları ki bu izidivaçların gerçekleştiğine pek şahit olamıyoruz. Bu iki konuyu bir yana bırakalım, Dino'nun sorusuna dönelim. "Sergüzeşt bizdeki realist romanın başlangıcı mı?" Sezai Bey bir konakta yaşamış, onların da esirleri olmuş. Şahit olduklarını yazmış bu romanda bir bakıma. Peki gerçekleri görüp bir şekilde onları kağıda dökmek, realist yazar olmaya yetiyor mu? Bence önemli diğer bir soru da bu. Dino bazı örnekler veriyor romanın romantik akımdan nerelerde ayrıldığına dair. Mesela Celal Bey ve Dilber birbirlerine ilk görüşte aşık olmuyolar, biraz zaman geçiyor. Evet çok tasvir var bu romanda ancak belirli bir amaca hizmet ediyorlar. O tasvirleri alıp attığınızda, bir şeyler eksik kalıyor. Dino da diyor ki, bu romanın realist bir roman sayılması zor çünkü esaslı eksikleri var, "şeyler" realist bir biçimde ortaya konmuyor. Ancak bu eserin Edebiyat-ı Cedide'nin yolunu hazırladığı da bariz. 

Peki o eksikler ne? Şöyle ki, Dino da diyor bunları, evet böyle şeyler olagelmiştir kesinlikle. Yani evin küçük beyi mutlaka güzel esir kızlardan birine gönlünü kaptırmıştır. Ona eyvallah. Ama sonrasında olaylar böyle mi gelişmiştir? Gerçek hayatta kişiler böylesine yavan ve sinik tepkiler mi vermişlerdir? Dino şöyle diyor, Sezai Bey fikirlerini yaşayan gerçek tiplerle ve olaylarla ortaya koymadı. Hayal ettiği tip ve olaylarla romanesk bir konu meydana getirdi. Ve de ekliyor, Sergüzeşt o devrin canlı vesikası değil.

Gerçekçi bir anlatım var mı bu romanda? Evet var. Ancak esirlerin hayatları tasvir edilirkenki gerçekçilik, Celal Bey ve Dilber'in aşkına gelince aynı oranda gerçekçi kalmıyor, kalamıyor. E tabi bir de tipler, tiplemeler. Dino bu konuda emin, diyor ki Sezai Bey tip yaratma konusunda Namık Kemal ya da Ahmet Mithat'tan öteye gidememiştir. Ancak ilginç olan, Celal Bey'in psikolojik özellikler taşıyan ilk yerli tiplerden biri olması. Dino'ya hak verdiğim bir diğer konu ise şu oldu: Celal Bey'i konak hayatı dışına taşıyamıyor Sezai Bey. Belki bunun sebebi, kendisinin de konak dışında oldukça tecrübesiz olmasındandır. E konak hayatı haricinde bir şeyler anlatamıyorsa bize roman, biz kalkıp da ona nasıl realist roman diyelim?

E sonuç olarak, Dino Sergüzeşt'in kısmen realist bir roman olduğunu söylüyor. Katılıyorum. 

Güzin Dino, Samipaşazade Sezai Bey ve Sergüzeşt


Güzin Dino'u bilir misiniz? Sergüzeşt'i okumuş olun ya da olmayın, bence şu yazıya bir göz atın.

25 Ekim 2012 Perşembe

Sergüzeşt'ten anonim bir türkü



Bugün Samipaşazade Sezai'nin Sergüzeşt'ini okudum. Celal Bey avare bir halde sevdiğini ararken bir rençberin söylediği bu anonim türküye denk gelir. Sözleri şöyle, pek hoş.

Ah! aman küçücüğüm,
Pek geldi göreceğim!
Ahd ettim, aman ettim
Yoluna öleceğim.

Yokuştan yoruldun mu?
Sözüme darıldın mı?
Sen bana yar olalı
Boynuma sarıldın mı?

Şimşir yaprağın dökmez
Muhabbet gönülden gitmez,
Bu gözler seni gördü
Başkasına hayır etmez.

Arka kapak yazıları: Cesur Yeni Dünya - Aldous Huxley


“Cesur Yeni Dünya” bizi “Ford'dan sonra 632 yılına götürür”. Bu dünyanın cesur insanları kapısında “Cemaat, Özdeşik, İstikrar” yazan Londra Merkez Kuluçka ve Şarlandırma Merkezi'nde üretilirler. Kadınların döllenmesi yasak ve ayıp olduğu için, 'annelik' ve 'babalık' pornografik birer kavram olarak görülür. Toplumsal isikrarın temel güvencesi olan şarlandırma hipnopedya -uykuda eğitim- ile sağlanır. Hipnopedya sayesinde herkes mutludur; herkes çalışır ve herkes eğlenir. “Herkes herkes içindir”.

“Cesur Yeni Dünya”nın önemi yalnızca ardılları için bir standart oluşturması ve karamsar bir gelecek tasarımının güçlü betimlemesiyle değil, aynı zamanda 'birey yok edilse de süren macerasının' sağlam bir üslupla anlatılmasıyla da ilgili. Huxley, yapıtını ütopya geleneğinin kuru anlatımının dışına çıkarıp 'iyi edebiyat' kategorisine yükseltiyor.


İthaki Yayınları
349 sayfa
Çeviren: Ümit Tosun

21 Ekim 2012 Pazar

Görme Biçimleri - John Berger

Bazı kitaplar kalıcıdır bazı kitaplar ise değildir. Çok fena bir genelleme mi oldu? Durun o zaman biraz daha anlatmaya çalışayım derdimi. Şöyle ki, daha önce birçok yazımda da bahsettiğim üzere, annemin kütüphanesini pek severim. Onun kitapları bir başkadır. Kitap seçimleri mi demeliydim? Geneli onun üniversite zamanında aldığı kitaplardan oluşur. Daha doğrusu, benim ilgimi çeken kısım o kitaplardan oluşur. Nereden baksak, bu demek oluyor ki 20-25 yıl önce alınmış kitaplar bunlar. Ben ki, yirmilerimin başındayım, bu kitapları hala okuyorum, akademik makalelerimde kullanıyorum, seviyorum, öneriyorum... Bu kitaplarda bir şey var demek ki. Zamana karşı direnme gücü. Bu güç nereden gelir ki?

John Berger'in Görme Biçimleri de bu kitaplardan biri. Girdiğim kitapçılarda ne zaman Metis'ten çıkan yeni basımlarını görsem, aklıma annemin eski ama yılmamış Görme Biçimler'i gelir. İşte, benim elimde bulunan kopya yine Metis Yayınları'ndan, 1986 basımı. Garip bir şekilde, kitap arka kapak yazısı, kitabın ön yüzünde (çünkü arka kapakta görsellere yer verilmiş). Çok okundu ama hala tek parça.

Görme Biçimleri, Berger'in BBC için hazırlamış olduğu televizyon dizisinde bazı parçaların derlenmesinden oluşuyor. Orijinal eser Ways of Seeing adıyla, 1972 yılında Penguin Books tarafından basılmış. Türkçe çevirisi ise Yurdanur Salman tarafından yapılmış. Şimdilerde kitap raflarında yer alan Görme Biçimleri'nin Türkçesi ne alemde bilmiyorum ancak benim elimdeki kitabınki biraz sıkıntılı. Terimlerde özellikle bu sıkıntı. Umuyorum ki tekrar gözden geçirilmiştir.

Berger ilk sayfalarda, tahminen ilk olarak dizinin sonrasında da kitabın hazırlanmasında yatan amacı bir sorular süreci başlatmak olarak açıklıyor. Peki ne hakkında bir sorular süreci? Kitap öncelikle ve belki de temelde bakma eylemi üzerine yoğunlaşıyor. Bakmak, görmek, imgeler... Benim aklımda en çok kalan bölüm ise sanırım erkek ve kadının tarih boyunca farklı kültürel sunumları oldu. Bu farklı kültürel sunum biçimlerinin kaynakları, uygulama alanları ve içselleştirdiklerimiz... İçselleştirdiğimizden ötürü gözümüze çarpmayan ayrıntılar, göremediklerimiz...

"Bakmak bir seçme edimidir" diyerek söze başlıyor Berger. Ve ardından imgeler geliyor. İmgeler ki yeniden yaratılmış ya da yeniden üretilmiş görünümler. Tüm imgelerin insan tarafından meydana getirildiğinin altını çizmekte de fayda var. Bu da demek oluyor ki, her imgede bir görme biçimi yatıyor. 

Bu kadın-erkek meselesinin üzerinde biraz daha duracak olursak, anahtar kelimemizin "gaze" olduğunu öne sürebilir ve gaze kavramını Türkçe'ye kabaca bakış olarak çevirebiliriz sanıyorum. İşte bu iki cinsin birbirlerine bakışlarındaki farklılıklarını Berger sanat tarihi ve sanat eserleri üzerinden iredelemeye çalışıyor. Bu iyi oluyor, çünkü okuyucu somut örnekler üzerinden ilerleyebiliyor Berger'in argümanı boyunca.

Bu argümanın en can alıcı kısmına dalmak isterseniz, size kadın ve erkeğin birbirlerini inceleme hallerinden bahsedebilirim. Bu incelemede iktidar kimde? Kim kendisine izin verildiği ölçüde karşısındakini inceleyebiliyor? Berger'e göre, erkek kadını daima izliyor, farklı haller ve konumlarda tahayyül ediyor. Her şeyden önce bunu yapma hakkı ve imkanı var. Kadın ise erkeğe baktığında ancak kendisinin izlenmesini seyredebiliyor. "Erkekler davrandıkları gibi, kadınalrsa göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyreder, kadınlarsa seyredilişlerini seyreder." (s. 47) Kadın neden karşısındaki erkeği izleyip de ardından yargılayamıyor? Berger kitap boyunca, kadın ve erkeği kültürel varlıklar olarak ele alıyor. Bu nokta önemli. İzleme eylemi esnasında bu ön koşul daha da önem kazanıyor.

Bu izleme eylemi de oldukça ilginç elbette. Pencerinizden sokaktaki insanları izlemek de izlemek, birebir birine daha dikkatli bakıp belirli yargılara varmak da izlemek. Bu esnada kendimizi ne olarak ve nerede konumlandırdığımız önem kazanıyor. 

Benim Berger'in bu çalışmasında ilgimi çeken diğer bir kısım ise çıplaklık ve nü karşılaştırması oldu. Kitapta görüşlerine yer verilen Kenneth Clark, çıplaklığı giysisiz olmakla bir tutuyor. Nü ise, bir sanat biçimi, çıkış noktası değil. Ve elbette resmin ulaştığı bir görme biçimi. Mesela Avrupa sanatında  kadın çıplaklığı ve bu tasvir edilişin altında yatanlara kafa yoruyor Berger. Bakmanın ve görmenin farklı halleri üzerine odaklanıyor, soruların ardı arkası kesilmiyor. Kadın erkek arası eşitliksiz, cinsiyetçi ilişki ile de sınırlı kalmıyor, reklamların renkli dünyasına dek uzanıyor.

Reklamlara gelecek olursak, kitabın büyük bir bölümünü kapsamıyor bu konu. Ancak tarihte daha önce insanın bu denli kalabalık imge ve mesaj yapmuruna tutulmadığına dikkat çekiliyor. Ve elbette reklam bir isyasal olgudur deniyor. Öyle bir siyasal olgu ki ele geçirme gücünden başka bir güç tanımıyor. 

Siyaset, edebiyat ve estetik kavramları arasındaki çarpık ilişkiye kafa yoran bir akademi emekçisi olarak, sanırım Berger'in şu sözü bir süre daha kafamı kurcalamaya devam edecek. "Geçmişin tüm sanatı bugün siyasal bir sorun olarak karşımızdadır."





10 Ekim 2012 Çarşamba

Kütü kütü kütüphane.

Merhaba herkese,
Esasında bu yazıyı geçen hafta yazmıştım ancak sonra bin türlü iş sebebiyle bloga pek bakamaz oldum. Zaten koyduğum görseldeki yazılar da okunmuyormuş. Sevgili Mimosa şu linki yollamış, orada da bir liste var. Hürriyet gazetesi şu kütüphaneleri ilk ona yerleştirmiş:

1. Atatürk Kitaplığı / İSTANBUL
2. İSAM / İSTANBUL
3. Milli Kütüphane / ANKARA
4. Boğaziçi Ü. Kütüphanesi / İSTANBUL
5. Bilkent Ü. Kütüphanesi / ANKARA
6. Süleymaniye Kütüphanesi / İSTANBUL
7. Beyazıt Devlet Kütüphanesi / İSTANBUL
8. İnebey Eski Yazma Eserler Küt. / BURSA
9. Kadın Eserleri Kütüphanesi / İSTANBUL
10. Bölge Yazma Eserler Kütüphanesi / KONYA


Siz kütüphaneye gidiyor musunuz?

6 Ekim 2012 Cumartesi

Mavi Tilki - Sjón

Dedim ya, ağır gribim bu aralar. Bir an iyi oluyorum, sonra yine başlıyor tatsız, boğazımı acıtan bir öksürük. Az da uyuyuorum bu aralar. Hem zamankinden daha az. Beş saatlik uyku fazla gelir oldu. Anlamıyorum neden. Bana çok vakit kalıyor, orası doğru da bir an gelecek de bu birikmiş yorgunluk çok fena patlayacak diye de korkuyorum bir yandan. İşte yine bu az uykulu gecelerin sabahından birinde taa geçen sene Ekim’de okumaya başlayıp yarım bıraktığım bir kitabı bitirdim.

İtiraf etmek lazım. Ben bu kitabı kapağına bayıldığım için aldım. Ne yazarı duymuştum öncesinde ne de kitapla ilgili bir şey çalınmıştı kulağıma. Sonra ne oldu, Doğan Kitap da bu kapak tasarımlarının beğenildiğini anlamış olacak ki, aynı tür ve çizgide devam etti. Mesela bu aralar elimden düşürmediğim Akşam Yemeği de bu tasarım serisinden. Tasarım ise Geray Gençer’e aitmiş. Ben sadece neden kapakta Björk’ün “Büyüleyici bir roman” yorumuna yer verilmiş onu anlamadım. Tamam, Björk ile bir geçmişi var yazarın da, bilmem, bana biraz gereksiz geldi. Basım yılı ise 2011. İngilizce’den çeviren ise Omca A. Korugan. Çeviri ortalamaydı bana kalırsa.

Yazar Sjón, asıl ismi ise Sigurjón Birgir Sigurðsson. Postmodern yazar olarak biliniyor. İzlandalı. Bu arada İzlanda ne yapıp edip günün birinde gideceğim ülkeler listemin ilk sıralarında yer alıyor. Sjón epey ünlü anladığım kadarıyla. Doğan Kitap’ın sitesinde dediğine göre, yazar Mavi Tilki ile Nordic Council Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. Björk’ün rol aldığı Karanlıkta Dans’ın şarkı sözlerinin de yazarıymış aynı zamanda. Bunla da kalmamış, film Oscar’a aday gösterilmiş. İzlanda edebiyatının önde gelen isimlerinden biri olduğunu eklememe gerek yok herhalde.

İlk olarak şunu söylemeleyim, kitap mükemmel. Ben çok sevdim. Peki neden bir yıl ara verdim okumaya? Çünkü başlarda hiç ilgimi çekmedi, tempo düşüktü ve beni sarmadı. Keşke birazcık daha sabretseymişim. Bir kırılma ve çözülme noktası var ki ortalarda bir yerde, şaşırıp kalıyorsunuz. Esasında incecik bir roman bu. Hemen bitiveriyor, keşke bitmese diyorsunuz.

Av ve avcı. Tarihin ilk ve en eski oyunu. Kurallar belli. Kovalamaca nefes kesici. Ve son. Yeni oyun başlayana dek verilen kısa ara.

Avcının adı, Peder Baldur Skuggason. Av ise mavi tilki. İzlanda’nın soğuk düzlüklerinden ikisi de ilerliyor. Baştan aşağı karla kaplı bir roman. Burada böyle bir kovalamaca devam ederken diğer tarafta ise Fridrik ve Abba var. İşte galiba en etkileyici olan da onların hikayesi. Biliyoruz ya çeşit çeşit aşk var, bir de onlarınkini okumak çok iyi geldi.

Anlatıcı, mekan sıklıkla değişiyor. Zaman ise birkaç gün atlıyor, geri dönüyor, tekrar ilerliyor. Bir bakıyorsunuz dişi tilkinin zihninin içindeyken hoop bir anda olmuşsunuz peder. Bu ilginç bir okuma deneyimi yaşatıyor, ilk başlarda biraz alışma zorluğu çekerseniz, normal. İlk on sayfadan sonra seyre kaptırıyorsunuz kendinizi. Hani “şiirsel bir dil” tabiri vardır ya ve birileri bunu tanımlamanızı istese sizden, çok da başarılı olamazsınız çünkü kelimeler her zaman o kadar da yardımcı olmazlar. Ancak Mavi Tilki’yi okuduktan sonra şiirselliğin ne demek olduğunu hissediyorsunuz.

Iceland Review’da yer alan incelemede ise ilginç bir detayın altı çizilmiş. “Sjón engages in intricate wordplay such that much must be lost in translation. The original title, for example, is Skugga-Baldur, which is a malicious creature from Icelandic folklore, half cat, half fox, but in the story it is also the name of one of the main characters, Rev. Baldur Skuggason, the fox hunter.” Şuradan tam metne ulaşabilirsiniz.

Bana ilginç gelen bir diğer nokta ise olay yılı olarak 1883 verilen bu romanda avlanmak için yola koyulan pederin kıyafetleriydi. Soğuk memleketlerde yaşamak böyle bir şey olsa gerek. Siz de bir okuyun. “Peder Baldur sıkı giyinmiş olduğu için şanslıydı. Annesi, Nal Valdimarsdottir giydirmişti onu tilki avı için. Giydiği kalın, el dokuması iç çamaşırlarının kumaşı öyle sıkıydı ki çamaşırlar kendi başlarına ayakta durabilirdi; bunların üstüne giydiği iç gömleği tavşan derisindendi; iki yün kazağından biri ince, diğeriyse çok kalındı; Danimarka malı pantalonun altında üç çift örgü çorap vardı; ve ayakkabıları tıraşlanmamış fok derisindendi. Bütün bunların üstüne de deri pantalon ve çift sıra balina kemiği düğmeli deri palto giymişti.” (s.85)

Kitabın geneli bir yana, sonu öyle akıllıca getirilmiş ki, takdir ediyorsunuz.

Kıssadan hisse, bence bu kitabı alın bir okuyun. Hem sizinkinden bambaşka bir kültür ile karşılaşacaksınız hem de ilginç bir iki hikayeye şahit olacaksınız. Ve evet, hala oralarda bir yerlerde iyi şeyler yazanlar var.